<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?><feed xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom"><generator uri="https://jekyllrb.com/" version="4.4.1">Jekyll</generator><link href="https://akakadir.art/feed.xml" rel="self" type="application/atom+xml"/><link href="https://akakadir.art/" rel="alternate" type="text/html"/><updated>2026-10-16T19:37:00+00:00</updated><id>https://akakadir.art/feed.xml</id><title type="html">akakadir</title><subtitle>dünyama hoşgeldin, yazılım ve manipülasyon üzerine; en azından ben öyle diye biliyorum.</subtitle><author><name>akakadir</name><email>kaddir@tuta.io</email></author><entry><title type="html">dolabımdaki ceset</title><link href="https://akakadir.art/baslangic14.html" rel="alternate" type="text/html" title="dolabımdaki ceset"/><published>2026-09-24T00:00:00+00:00</published><updated>2026-09-24T00:00:00+00:00</updated><id>https://akakadir.art/baslangic14</id><content type="html" xml:base="https://akakadir.art/baslangic14.html"><![CDATA[<p>İnsan bazı şeyleri atlatıyor ya da atlattığını sanıyor.</p> <p>Günler geçiyor.</p> <p>Başka insanlar geliyor.</p> <p>Başka masalarda başka şeyler konuşuluyor.</p> <p>Hayat, üzerine düşeni yapıyormuş gibi ilerliyor.</p> <p>Bir noktadan sonra sen de ona uyuyorsun.</p> <p>“Geçti.”</p> <p>Güzel kelime.</p> <p>Kullanışlı da.</p> <p>Çünkü bazı şeylerin gerçekten geçip geçmediğini anlamak için durup bakmak gerekiyor. İnsan da çoğu zaman durmamayı tercih ediyor.</p> <p>Belki iyileşmekle iyi görünmek arasındaki fark tam olarak burada başlıyor.</p> <p><br/></p> <p>Psikolojide bunun etrafında dolaşan birkaç kavram var.</p> <p><strong>Belirsiz kayıp.</strong></p> <p><strong>Ruminasyon.</strong></p> <p><strong>Bitmemişlik hissi.</strong></p> <p>İnsan içinde yaşadığı şeyi bir terimin içine koyunca biraz daha katlanılabilir oluyor.</p> <p>En azından artık ne yaşadığını bilmediğin için kendine kızmıyorsun.</p> <p>Bir adı var.</p> <p>Bir açıklaması var.</p> <p>Ama isim koymak, onu çözmüyor.</p> <p>Sadece neye baktığını biraz daha iyi görmeni sağlıyor.</p> <p>Belirsiz kayıp mesela.</p> <p>Bir şeyin fiziksel olarak hayatından çıkması, zihninden de çıktığı anlamına gelmeyebiliyor.</p> <p>Bazı insanlar gidiyor.</p> <p>Bazı ihtimaller gidiyor.</p> <p>Bazı ihtimaller ise gitmiyor.</p> <p>Sadece sessizleşiyor.</p> <p>Ve insan bazen sessizliği bitmişlik sanıyor.</p> <p><br/></p> <p>Sonra ruminasyon başlıyor.</p> <p>Aynı şeyi tekrar tekrar düşünmek.</p> <p>Ama ilginç olan şu:</p> <p>İnsan çoğu zaman cevabı bulmak için düşünmüyor.</p> <p>Cevabı değiştirmek için düşünüyor.</p> <p>“Başka türlü davransaydım?”</p> <p>“Şunu yapmasaydım?”</p> <p>“Bunu söyleseydim?”</p> <p>“Acaba hâlâ?”</p> <p>“Acaba hiç?”</p> <p>Ve en sevdiğim soru:</p> <p>“Ya?”</p> <p>İki harf.</p> <p>İnsanın birkaç yılını gayet rahat yiyebiliyor.</p> <p>Üstelik ruminasyon çözüm üretmek zorunda da değil.</p> <p>Bazen sadece aynı odada dolaşıp duruyor.</p> <p>Bir kapıya geliyor.</p> <p>Açıyor.</p> <p>İçeri bakıyor.</p> <p>Kapatıyor.</p> <p>Beş dakika sonra aynı kapıya tekrar geliyor.</p> <p>Bir noktadan sonra bunun düşünmek değil, düşünüyormuş gibi yapmak olduğunu fark ediyorsun.</p> <p>Bir de işin içinde suçluluk varsa işler daha da çirkinleşiyor.</p> <p>Çünkü insan yaptığı şeyden pişman olduğunda her zaman geri dönmek istemiyor.</p> <p>Bazen sadece geçmişteki kendisine dönüp:</p> <p>“Bunu neden yaptın?”</p> <p>demek istiyor.</p> <p>Fakat cevap gelmiyor.</p> <p>Çünkü o insan o kararı verdiği anda elindeki korkularıyla, sevgisiyle ve beceriksizliğiyle hareket etmiş oluyor.</p> <p>Bugünkü sen sonuçları yaşamışken,</p> <p>O zamanki sen yalnızca o anın içindeydi.</p> <p>Biraz haksız bir mahkeme.</p> <p>Sanık sensin.</p> <p>Hâkim de sensin.</p> <p>Savcı da.</p> <p>Karar zaten verilmiş.</p> <p>Sadece duruşma uzuyor.</p> <p><br/></p> <p>Bazı şeylerin en zor tarafı, yanlış olduğunu bilerek özlemek.</p> <p>İnsan bir şeyi özlediğinde onun kendisiyle tekrar birlikte olmak istediğini sanıyor.</p> <p>Oysa bazen özlediğin şey:</p> <p>Bir dönem.</p> <p>Bir ihtimal.</p> <p>Bir ihtimalin içinde olduğun hâlin.</p> <p>Belki de hiçbir zaman gerçekleşmemiş bir hayatın ihtimali.</p> <p>Ve insan gerçekleşmemiş şeylerin yasını tutarken biraz tuhaf hissediyor.</p> <p>Onu özleyebilirsin.</p> <p>Onunla olmayı istemeyebilirsin.</p> <p>Onu hâlâ önemseyebilirsin.</p> <p>Hayatına tekrar girmemen gerektiğini düşünebilirsin.</p> <p>Ve bütün bunlar aynı anda doğru olabilir.</p> <p><br/></p> <p>Sonra bir gün, hiç beklemediğin bir anda, geçmişin sana kendini hatırlatıyor.</p> <p>Bazen bir kelimeyle.</p> <p>Bazen bir sesle.</p> <p>Bazen hiçbir sebep yokken.</p> <p>Ve o an insanın ilk tepkisi genellikle şu oluyor:</p> <p>“Ben bunu çoktan geçmiştim.”</p> <p>Belki de geçmemiştin.</p> <p>Belki sadece uzun süre bakmamıştın.</p> <p>Bu ikisi aynı şey değil.</p> <p>Çünkü bazı yaralar iyileştiği için sessizleşmiyor.</p> <p>Üzerine hayat geldiği için sessizleşiyor.</p> <p>Sen de hayatına devam ediyorsun.</p> <p>Ta ki bir gün, hiç beklemediğin bir anda, o eski yerin hâlâ orada olduğunu fark edene kadar.</p> <p><br/></p> <p>İnsan bazen bir başkasının hâlâ kendisini hatırlayıp hatırlamadığını merak ediyor.</p> <p>Bunu kabul etmek kolay değil.</p> <p>Çünkü bunun içinde sevgi kadar gurur da var.</p> <p>Özlem kadar merak da.</p> <p>Pişmanlık kadar kendini affettirme isteği de.</p> <p>“Beni unutmuş mudur?”</p> <p>sorusu her zaman</p> <p>“Geri dönmek istiyorum.”</p> <p>demek değil.</p> <p>Bazen yalnızca şunu bilmek istiyorsun:</p> <p><strong>Bir zamanlar birinin hayatında gerçekten var mıydım?</strong></p> <p>Çünkü insan kendi geçmişindeki yerini bile sorgulamaya başlayabiliyor.</p> <p>Ve cevap gelmeyince, zihni kendisi üretmeye başlıyor.</p> <p>İşte burada işler karışıyor.</p> <p>Çünkü insanın zihni belirsizliği hiç sevmez.</p> <p>Bir boşluk görürse doldurur.</p> <p>Bir bakışa anlam verir.</p> <p>Bir tesadüfü işaret,</p> <p>Bir ihtimali gerçek sanar.</p> <p>Sonra kendi kurduğu hikâyeye inanıp onun üzerinden başka hikâyeler kurar.</p> <p>Bir süre sonra neyin gerçekten yaşandığını, neyin yalnızca kafanda yaşandığını ayırmak zorlaşıyor.</p> <p>İnsan bazen gerçeği değil, gerçeğin kendisine iyi gelen hâlini hatırlıyor.</p> <p><br/></p> <p>Belki de büyümek biraz da bunu kabul etmektir.</p> <p>Her hikâyenin sonu,</p> <p>Her yanlışın telafisi olmayabilir.</p> <p>Her özlemin geri dönmesi gerekmez.</p> <p>Ve bazı insanları hâlâ önemseyip hayatına geri almamak mümkündür.</p> <p>Bu çelişki değil.</p> <p>İnsan dediğin zaten biraz çelişki.</p> <p>Aynı anda hem özleyip hem uzak durabilir.</p> <p>Hem pişman olup hem kararının doğru olduğuna inanabilir.</p> <p>Hem bir şeyi geride bırakıp hem de arada sırada arkasına bakabilir.</p> <p>Bunun adı tutarsızlık değil.</p> <p>Belki sadece insan olmak.</p> <p><br/></p> <p>Sonra bir yerde, bütün bu düşüncelerin arasında çok sade bir şey kalıyor:</p> <p><strong>Bilmiyorum.</strong></p> <p>Ne hissettiğini tamamen bilmiyorsun.</p> <p>Karşı tarafın ne hissettiğini bilmiyorsun.</p> <p>Geçmişin başka türlü yaşanıp yaşanamayacağını bilmiyorsun.</p> <p>Bazı şeylerin gerçekten bitip bitmediğini bile bilmiyorsun.</p> <p>Ve belki ilk defa bunu çözmeye çalışmadan da yaşayabiliyorsun.</p> <p>Çünkü bazen kurtulmak, bütün soruların cevaplanması değil,</p> <p>Artık cevap aramayı bırakmak olabilir.</p> <p>Bazı kapıların arkasında ne olduğunu bilmeden yürümek.</p> <p>Bazı isimleri anmadan hatırlamak.</p> <p>Çünkü bazı insanlar hayatımızdan gerçekten çıkıyor.</p> <p>Ama hikâyeleri çıkmıyor.</p> <p>Bir süre.</p> <p>Sonra bir gün fark ediyorsun:</p> <p>Hikâye hâlâ orada.</p> <p>Ama artık sen onun içinde yaşamıyorsun.</p> <p>Belki iyileşmek dediğimiz şey de budur.</p> <p>Değil mi?</p>]]></content><author><name>akakadir</name><email>kaddir@tuta.io</email></author><category term="manipülasyon"/><category term="genel"/><category term="anlatım"/><summary type="html"><![CDATA[İnsan bazı şeyleri atlatıyor ya da atlattığını sanıyor. Günler geçiyor. Başka insanlar geliyor. Başka masalarda başka şeyler konuşuluyor. Hayat, üzerine düşeni yapıyormuş gibi ilerliyor. Bir noktadan sonra sen de ona uyuyorsun. “Geçti.” Güzel kelime. Kullanışlı da. Çünkü bazı şeylerin gerçekten geçip geçmediğini anlamak için durup bakmak gerekiyor. İnsan da çoğu zaman durmamayı tercih ediyor. Belki iyileşmekle iyi görünmek arasındaki fark tam olarak burada başlıyor. Psikolojide bunun etrafında dolaşan birkaç kavram var. Belirsiz kayıp. Ruminasyon. Bitmemişlik hissi. İnsan içinde yaşadığı şeyi bir terimin içine koyunca biraz daha katlanılabilir oluyor. En azından artık ne yaşadığını bilmediğin için kendine kızmıyorsun. Bir adı var. Bir açıklaması var. Ama isim koymak, onu çözmüyor. Sadece neye baktığını biraz daha iyi görmeni sağlıyor. Belirsiz kayıp mesela. Bir şeyin fiziksel olarak hayatından çıkması, zihninden de çıktığı anlamına gelmeyebiliyor. Bazı insanlar gidiyor. Bazı ihtimaller gidiyor. Bazı ihtimaller ise gitmiyor. Sadece sessizleşiyor. Ve insan bazen sessizliği bitmişlik sanıyor. Sonra ruminasyon başlıyor. Aynı şeyi tekrar tekrar düşünmek. Ama ilginç olan şu: İnsan çoğu zaman cevabı bulmak için düşünmüyor. Cevabı değiştirmek için düşünüyor. “Başka türlü davransaydım?” “Şunu yapmasaydım?” “Bunu söyleseydim?” “Acaba hâlâ?” “Acaba hiç?” Ve en sevdiğim soru: “Ya?” İki harf. İnsanın birkaç yılını gayet rahat yiyebiliyor. Üstelik ruminasyon çözüm üretmek zorunda da değil. Bazen sadece aynı odada dolaşıp duruyor. Bir kapıya geliyor. Açıyor. İçeri bakıyor. Kapatıyor. Beş dakika sonra aynı kapıya tekrar geliyor. Bir noktadan sonra bunun düşünmek değil, düşünüyormuş gibi yapmak olduğunu fark ediyorsun. Bir de işin içinde suçluluk varsa işler daha da çirkinleşiyor. Çünkü insan yaptığı şeyden pişman olduğunda her zaman geri dönmek istemiyor. Bazen sadece geçmişteki kendisine dönüp: “Bunu neden yaptın?” demek istiyor. Fakat cevap gelmiyor. Çünkü o insan o kararı verdiği anda elindeki korkularıyla, sevgisiyle ve beceriksizliğiyle hareket etmiş oluyor. Bugünkü sen sonuçları yaşamışken, O zamanki sen yalnızca o anın içindeydi. Biraz haksız bir mahkeme. Sanık sensin. Hâkim de sensin. Savcı da. Karar zaten verilmiş. Sadece duruşma uzuyor. Bazı şeylerin en zor tarafı, yanlış olduğunu bilerek özlemek. İnsan bir şeyi özlediğinde onun kendisiyle tekrar birlikte olmak istediğini sanıyor. Oysa bazen özlediğin şey: Bir dönem. Bir ihtimal. Bir ihtimalin içinde olduğun hâlin. Belki de hiçbir zaman gerçekleşmemiş bir hayatın ihtimali. Ve insan gerçekleşmemiş şeylerin yasını tutarken biraz tuhaf hissediyor. Onu özleyebilirsin. Onunla olmayı istemeyebilirsin. Onu hâlâ önemseyebilirsin. Hayatına tekrar girmemen gerektiğini düşünebilirsin. Ve bütün bunlar aynı anda doğru olabilir. Sonra bir gün, hiç beklemediğin bir anda, geçmişin sana kendini hatırlatıyor. Bazen bir kelimeyle. Bazen bir sesle. Bazen hiçbir sebep yokken. Ve o an insanın ilk tepkisi genellikle şu oluyor: “Ben bunu çoktan geçmiştim.” Belki de geçmemiştin. Belki sadece uzun süre bakmamıştın. Bu ikisi aynı şey değil. Çünkü bazı yaralar iyileştiği için sessizleşmiyor. Üzerine hayat geldiği için sessizleşiyor. Sen de hayatına devam ediyorsun. Ta ki bir gün, hiç beklemediğin bir anda, o eski yerin hâlâ orada olduğunu fark edene kadar. İnsan bazen bir başkasının hâlâ kendisini hatırlayıp hatırlamadığını merak ediyor. Bunu kabul etmek kolay değil. Çünkü bunun içinde sevgi kadar gurur da var. Özlem kadar merak da. Pişmanlık kadar kendini affettirme isteği de. “Beni unutmuş mudur?” sorusu her zaman “Geri dönmek istiyorum.” demek değil. Bazen yalnızca şunu bilmek istiyorsun: Bir zamanlar birinin hayatında gerçekten var mıydım? Çünkü insan kendi geçmişindeki yerini bile sorgulamaya başlayabiliyor. Ve cevap gelmeyince, zihni kendisi üretmeye başlıyor. İşte burada işler karışıyor. Çünkü insanın zihni belirsizliği hiç sevmez. Bir boşluk görürse doldurur. Bir bakışa anlam verir. Bir tesadüfü işaret, Bir ihtimali gerçek sanar. Sonra kendi kurduğu hikâyeye inanıp onun üzerinden başka hikâyeler kurar. Bir süre sonra neyin gerçekten yaşandığını, neyin yalnızca kafanda yaşandığını ayırmak zorlaşıyor. İnsan bazen gerçeği değil, gerçeğin kendisine iyi gelen hâlini hatırlıyor. Belki de büyümek biraz da bunu kabul etmektir. Her hikâyenin sonu, Her yanlışın telafisi olmayabilir. Her özlemin geri dönmesi gerekmez. Ve bazı insanları hâlâ önemseyip hayatına geri almamak mümkündür. Bu çelişki değil. İnsan dediğin zaten biraz çelişki. Aynı anda hem özleyip hem uzak durabilir. Hem pişman olup hem kararının doğru olduğuna inanabilir. Hem bir şeyi geride bırakıp hem de arada sırada arkasına bakabilir. Bunun adı tutarsızlık değil. Belki sadece insan olmak. Sonra bir yerde, bütün bu düşüncelerin arasında çok sade bir şey kalıyor: Bilmiyorum. Ne hissettiğini tamamen bilmiyorsun. Karşı tarafın ne hissettiğini bilmiyorsun. Geçmişin başka türlü yaşanıp yaşanamayacağını bilmiyorsun. Bazı şeylerin gerçekten bitip bitmediğini bile bilmiyorsun. Ve belki ilk defa bunu çözmeye çalışmadan da yaşayabiliyorsun. Çünkü bazen kurtulmak, bütün soruların cevaplanması değil, Artık cevap aramayı bırakmak olabilir. Bazı kapıların arkasında ne olduğunu bilmeden yürümek. Bazı isimleri anmadan hatırlamak. Çünkü bazı insanlar hayatımızdan gerçekten çıkıyor. Ama hikâyeleri çıkmıyor. Bir süre. Sonra bir gün fark ediyorsun: Hikâye hâlâ orada. Ama artık sen onun içinde yaşamıyorsun. Belki iyileşmek dediğimiz şey de budur. Değil mi?]]></summary></entry><entry><title type="html">scraper ayağına backend yazmak</title><link href="https://akakadir.art/baslangic13.html" rel="alternate" type="text/html" title="scraper ayağına backend yazmak"/><published>2026-09-20T00:00:00+00:00</published><updated>2026-09-20T00:00:00+00:00</updated><id>https://akakadir.art/baslangic13</id><content type="html" xml:base="https://akakadir.art/baslangic13.html"><![CDATA[<p>siteye ufak bi şey eklemek istedim.</p> <p>logonun yanında küçük bir konuşma balonu olacak, içinde de instagram biyografim olacak. kullanıcı açısından bakınca hiçbir numarası olmayan bi özellik. iki satır text işte.</p> <p>ilk birkaç dakika gayet normal. sonra instagram’ın html’ine biraz daha dikkatli bakınca insan biraz hayatı sorguluyor. bi yerde component, başka yerde script, onun altında json, arada meta tag. aradığın bilgi de bunların arasında bi yerlerde takılıyor.</p> <p>bi süre instagram’ın react componentiyle küfürleşiyorum.</p> <p>component sakin.</p> <p>ben değilim.</p> <p>neyse. <code class="language-plaintext highlighter-rouge">og:title</code>, <code class="language-plaintext highlighter-rouge">description</code>, <code class="language-plaintext highlighter-rouge">og:image</code> gibi meta veriler zaten profil hakkında yeterince şey söylüyor. isim, biyografi, takipçi takip edilen cart curt hepsi geliyor.</p> <p>güzel.</p> <p>şimdi bunu sitemden çağırayım dedim.</p> <p>cors çıktı.</p> <p>web geliştirirken bazı problemler vardır, görünce şaşırmazsın. sadece tekrar karşılaşmış olmanın verdiği o hafif rahatsızlık gelir. cors da öyle.</p> <p>browser’a “git şunu şuradan al” diyorsun.</p> <p>browser sana bakıyor.</p> <p>hayır.</p> <p>neden?</p> <p>bilmiyorum.</p> <p>tamam kardeşim.</p> <p>işi gücü bırakıp küçük bi flask api yazdım. username geliyor, servis instagram profilini çekiyor, html parse ediyor, ayıklayıp json döndürüyor.</p> <p>ilk halini render üzerinde çalıştırdım.</p> <p>buraya kadar her şey okey.</p> <p>sonra render’ın ücretsiz servisleri fazla barzo çıktı.</p> <p>site açılıyor, request gidiyor, cevap gelmesini bekliyorsun. gelmiyor.</p> <p>ilginç.</p> <p>insan kendi sitesinde timeout yiyince hoş olmuyo. önce koda sonra loga bakıyo. ee sorun ne amk?</p> <p>ani bi kararla flask’ı kendi bilgisayarımda <code class="language-plaintext highlighter-rouge">127.0.0.1:5000</code> üzerinde ayağa kaldırdım. localde zaten güzel çalışıyor. problem şu ki <code class="language-plaintext highlighter-rouge">127.0.0.1</code>‘in dış dünyayla fazla bi tanışıklığı yok.</p> <p>tailscale ile dışarı açtım, funnel üzerinden https endpoint aldım.</p> <p>artık benim bilgisayarda çalışan flask servisine internetten ulaşılabiliyor.</p> <p>buraya kadar hâlâ işin bi mantığı var.</p> <p>sonra endpointimin kamuya açık olduğunu hatırladım.</p> <p>insan bazı şeyleri yaptıktan sonra yaptığı şeye ikinci kere bakıyor.</p> <p>“bunu kim çağırabiliyor?”</p> <p>güzel soru.</p> <p>flask tarafına internal secret ekledim. gelen isteğin doğru origin’den gelmesini bekliyor, bi de <code class="language-plaintext highlighter-rouge">X-Internal-Secret</code> header’ı doğru olacak. secret kodun içinde değil, environment variable’da.</p> <p>doğrudan tailscale adresine gidip secret olmadan deniyorum.</p> <p>403.</p> <p>olması gereken bu.</p> <p>sonra origin tarafını kurcaladım. çünkü <code class="language-plaintext highlighter-rouge">Origin</code> header’ını curl ile elle yazabiliyorsun.</p> <p>yani isteyen:</p> <p>benim adımla selam verebiliyor.</p> <p>internet biraz tuhaf bi yer.</p> <p>dolayısıyla origin kontrolü tek başına güvenlik değil. asıl önemli olan internal secret’ın tarayıcıya hiç düşmemesi.</p> <p>secret’ı frontend’e koyarsan artık secret değildir. bunu ispatlamak için ayrıca uğraşmaya gerek yok.</p> <p>siteyi doğrudan tailscale’e bağlamadım. araya cloudflare worker koydum.</p> <p>böylece tarayıcı yalnızca worker’ı görüyor. worker arka tarafta tailscale’e gidiyor, gerekli secret’ı ekliyor, flask isteği alıyor, instagram’a çıkıyor.</p> <p>şimdilik güzel.</p> <p>sonra worker’ın public olduğunu hatırlıyorsun.</p> <p>tabii public olacak.</p> <p>yoksa site nasıl çağıracak.</p> <p>dolayısıyla worker’a gelen isteğin ayrıca doğrulanması gerekiyor. turnstile’ı buraya koydum. site token alıyor, worker token’ı cloudflare’a doğrulatıyor. geçerliyse request devam ediyor.</p> <p>ondan sonra yine aynı zincir:</p> <p>worker.</p> <p>tailscale.</p> <p>flask.</p> <p>instagram.</p> <p>bunca katmanın sonunda da dönüp baktığında elinde bi json var.</p> <div class="language-json highlighter-rouge"><div class="highlight"><pre class="highlight"><code><span class="p">{</span><span class="w">
 </span><span class="nl">"username"</span><span class="p">:</span><span class="w"> </span><span class="s2">"kadirsakgz"</span><span class="p">,</span><span class="w">
 </span><span class="nl">"full_name"</span><span class="p">:</span><span class="w"> </span><span class="s2">"Kadir"</span><span class="p">,</span><span class="w">
 </span><span class="nl">"bio"</span><span class="p">:</span><span class="w"> </span><span class="s2">"average js enjoyer"</span><span class="p">,</span><span class="w">
 </span><span class="nl">"followers"</span><span class="p">:</span><span class="w"> </span><span class="s2">"109"</span><span class="p">,</span><span class="w">
 </span><span class="nl">"following"</span><span class="p">:</span><span class="w"> </span><span class="s2">"186"</span><span class="p">,</span><span class="w">
 </span><span class="nl">"posts"</span><span class="p">:</span><span class="w"> </span><span class="s2">"0"</span><span class="p">,</span><span class="w">
 </span><span class="nl">"profile_pic"</span><span class="p">:</span><span class="w"> </span><span class="s2">"https://scontent.cdninstagram.com/v/t51.82787-19/791129..."</span><span class="w">
</span><span class="p">}</span><span class="w">
</span></code></pre></div></div> <p>olay bu.</p> <p>bi ara yapılan işe uzaktan bakınca hafif komik geliyor.</p> <p>çünkü başlangıçta basit bi scraper istiyordum.</p> <p>sonra local flask servisi kurmuşum.</p> <p>üstüne tailscale funnel eklemişim.</p> <p>önüne cloudflare worker.</p> <p>worker’ın önünde turnstile.</p> <p>içeride secret.</p> <p>cors kontrolü.</p> <p>kullanıcının gördüğü şey ise logonun yanında duran birkaç satırlık bi konuşma balonu.</p> <p>ama artık işin nerede olduğunu biliyoruz.</p> <p>gelen istek nereden geçiyor belli.</p> <p>hangi durumda reddediliyor belli.</p> <p>backend’e doğrudan ulaşılabiliyor mu belli.</p> <p>secret client’ta mı belli.</p> <p>test ederken de zaten biraz düşman gibi davranmak gerekiyor.</p> <p>kendi worker’ına doğru düzgün istek at, sonra bilerek yanlış token ver, tailscale’e doğrudan git, secret olmadan dene.</p> <p>403.</p> <p>bi daha dene.</p> <p>403.</p> <p>güzel.</p> <p>bazen sistemin beklediğin cevabı vermesi, doğru şeyi yaptığını anlamanın en güzel yolu.</p> <p>scraper tarafında da fazla gösteriş yapmaya gerek yok. önce curl-cffi ile chrome benzeri bi istek deneniyor. olmazsa httpx ile farklı header’larla tekrar deneniyor. html geliyor, meta tag’ler parse ediliyor, gerekli alanlar ayrılıyor, json dönüyor.</p> <p>bugün çalışır.</p> <p>yarın instagram html yapısını değiştirir.</p> <p>o gün de düzeltiriz.</p> <p>en azından kime söveceğimiz belli.</p> <p>zaten yıllar içinde en işe yarayan şeyin her problemi önceden bilmek olmadığını fark ediyorsun.</p> <p>en boktan response geliyor.</p> <p>500.</p> <p>501.</p> <p>ilk bakışta anlamsız.</p> <p>ama hatırlıyorsun.</p> <p>bi yerden bi ihtimal çıkıyor.</p> <p>şunu dene.</p> <p>buraya bak.</p> <p>header’ı değiştir.</p> <p>isteği ayır.</p> <p>log’u tekrar oku.</p> <p>olmadı.</p> <p>başka bi şey.</p> <p>sonra bi bakmışsın çalışıyor.</p> <p>insanın zamanla kazandığı şey bütün cevapları ezberlemek değil zaten. hangi duvara bi daha kafa atmanın anlamı olmadığını anlamak.</p> <p>ironiktir ki bunu da kafayı kırınca öğreniyorsun.</p> <p>karşılaştığın hataların bazıları çok zaman yiyor.</p> <p>bazıları yemiyor.</p> <p>sonra yıllar geçiyor, başka bi sistemde benzer bi hata çıkıyor ve kafanın bi yerinden eski bi anı sesleniyor.</p> <p>“bunu daha önce de yaşamıştık.”</p> <p>gerisi bi şekilde geliyor.</p> <p>bütün bu sistem için daha basit yollar var mıydı?</p> <p>elbette vardı.</p> <p>bunu inkâr edecek değilim.</p> <p>ama şu an çalışıyor, public tarafta gereksiz bilgi sızdırmıyor, backend tarafı kendi kapısını kontrol ediyor ve site ihtiyacı olan veriyi alıyor.</p> <p>yeter.</p> <p>bi senior gelip “kardeşim sen bunun için niye bu kadar şey kurdun?” diyebilir.</p> <p>haklı olabilir.</p> <p>ben de kafamı sallarım.</p> <p>bi şey yapıyoruz.</p> <p>bi şey bozuluyor.</p> <p>düzeltiyoruz.</p> <p>başka bi şey bozuluyor.</p> <p>onu da düzeltiyoruz.</p> <p>arada çok saçma şeylerle uğraşıyoruz.</p> <p>kaybettiklerimizi görüyoruz.</p> <p>notumuzu alıyoruz.</p> <p>çok da şey etmiyoruz.</p> <p>hayat zaten zor; insanın her hatasına yas tutacak vakti yok.</p> <p>başka bi yazıda görüşmek üzere.</p> <p>iyi şanslar.</p>]]></content><author><name>akakadir</name><email>kaddir@tuta.io</email></author><category term="yazılım"/><category term="genel"/><category term="windows"/><category term="backend"/><category term="anlatım"/><summary type="html"><![CDATA[siteye ufak bi şey eklemek istedim. logonun yanında küçük bir konuşma balonu olacak, içinde de instagram biyografim olacak. kullanıcı açısından bakınca hiçbir numarası olmayan bi özellik. iki satır text işte. ilk birkaç dakika gayet normal. sonra instagram’ın html’ine biraz daha dikkatli bakınca insan biraz hayatı sorguluyor. bi yerde component, başka yerde script, onun altında json, arada meta tag. aradığın bilgi de bunların arasında bi yerlerde takılıyor. bi süre instagram’ın react componentiyle küfürleşiyorum. component sakin. ben değilim. neyse. og:title, description, og:image gibi meta veriler zaten profil hakkında yeterince şey söylüyor. isim, biyografi, takipçi takip edilen cart curt hepsi geliyor. güzel. şimdi bunu sitemden çağırayım dedim. cors çıktı. web geliştirirken bazı problemler vardır, görünce şaşırmazsın. sadece tekrar karşılaşmış olmanın verdiği o hafif rahatsızlık gelir. cors da öyle. browser’a “git şunu şuradan al” diyorsun. browser sana bakıyor. hayır. neden? bilmiyorum. tamam kardeşim. işi gücü bırakıp küçük bi flask api yazdım. username geliyor, servis instagram profilini çekiyor, html parse ediyor, ayıklayıp json döndürüyor. ilk halini render üzerinde çalıştırdım. buraya kadar her şey okey. sonra render’ın ücretsiz servisleri fazla barzo çıktı. site açılıyor, request gidiyor, cevap gelmesini bekliyorsun. gelmiyor. ilginç. insan kendi sitesinde timeout yiyince hoş olmuyo. önce koda sonra loga bakıyo. ee sorun ne amk? ani bi kararla flask’ı kendi bilgisayarımda 127.0.0.1:5000 üzerinde ayağa kaldırdım. localde zaten güzel çalışıyor. problem şu ki 127.0.0.1‘in dış dünyayla fazla bi tanışıklığı yok. tailscale ile dışarı açtım, funnel üzerinden https endpoint aldım. artık benim bilgisayarda çalışan flask servisine internetten ulaşılabiliyor. buraya kadar hâlâ işin bi mantığı var. sonra endpointimin kamuya açık olduğunu hatırladım. insan bazı şeyleri yaptıktan sonra yaptığı şeye ikinci kere bakıyor. “bunu kim çağırabiliyor?” güzel soru. flask tarafına internal secret ekledim. gelen isteğin doğru origin’den gelmesini bekliyor, bi de X-Internal-Secret header’ı doğru olacak. secret kodun içinde değil, environment variable’da. doğrudan tailscale adresine gidip secret olmadan deniyorum. 403. olması gereken bu. sonra origin tarafını kurcaladım. çünkü Origin header’ını curl ile elle yazabiliyorsun. yani isteyen: benim adımla selam verebiliyor. internet biraz tuhaf bi yer. dolayısıyla origin kontrolü tek başına güvenlik değil. asıl önemli olan internal secret’ın tarayıcıya hiç düşmemesi. secret’ı frontend’e koyarsan artık secret değildir. bunu ispatlamak için ayrıca uğraşmaya gerek yok. siteyi doğrudan tailscale’e bağlamadım. araya cloudflare worker koydum. böylece tarayıcı yalnızca worker’ı görüyor. worker arka tarafta tailscale’e gidiyor, gerekli secret’ı ekliyor, flask isteği alıyor, instagram’a çıkıyor. şimdilik güzel. sonra worker’ın public olduğunu hatırlıyorsun. tabii public olacak. yoksa site nasıl çağıracak. dolayısıyla worker’a gelen isteğin ayrıca doğrulanması gerekiyor. turnstile’ı buraya koydum. site token alıyor, worker token’ı cloudflare’a doğrulatıyor. geçerliyse request devam ediyor. ondan sonra yine aynı zincir: worker. tailscale. flask. instagram. bunca katmanın sonunda da dönüp baktığında elinde bi json var. { "username": "kadirsakgz", "full_name": "Kadir", "bio": "average js enjoyer", "followers": "109", "following": "186", "posts": "0", "profile_pic": "https://scontent.cdninstagram.com/v/t51.82787-19/791129..." } olay bu. bi ara yapılan işe uzaktan bakınca hafif komik geliyor. çünkü başlangıçta basit bi scraper istiyordum. sonra local flask servisi kurmuşum. üstüne tailscale funnel eklemişim. önüne cloudflare worker. worker’ın önünde turnstile. içeride secret. cors kontrolü. kullanıcının gördüğü şey ise logonun yanında duran birkaç satırlık bi konuşma balonu. ama artık işin nerede olduğunu biliyoruz. gelen istek nereden geçiyor belli. hangi durumda reddediliyor belli. backend’e doğrudan ulaşılabiliyor mu belli. secret client’ta mı belli. test ederken de zaten biraz düşman gibi davranmak gerekiyor. kendi worker’ına doğru düzgün istek at, sonra bilerek yanlış token ver, tailscale’e doğrudan git, secret olmadan dene. 403. bi daha dene. 403. güzel. bazen sistemin beklediğin cevabı vermesi, doğru şeyi yaptığını anlamanın en güzel yolu. scraper tarafında da fazla gösteriş yapmaya gerek yok. önce curl-cffi ile chrome benzeri bi istek deneniyor. olmazsa httpx ile farklı header’larla tekrar deneniyor. html geliyor, meta tag’ler parse ediliyor, gerekli alanlar ayrılıyor, json dönüyor. bugün çalışır. yarın instagram html yapısını değiştirir. o gün de düzeltiriz. en azından kime söveceğimiz belli. zaten yıllar içinde en işe yarayan şeyin her problemi önceden bilmek olmadığını fark ediyorsun. en boktan response geliyor. 500. 501. ilk bakışta anlamsız. ama hatırlıyorsun. bi yerden bi ihtimal çıkıyor. şunu dene. buraya bak. header’ı değiştir. isteği ayır. log’u tekrar oku. olmadı. başka bi şey. sonra bi bakmışsın çalışıyor. insanın zamanla kazandığı şey bütün cevapları ezberlemek değil zaten. hangi duvara bi daha kafa atmanın anlamı olmadığını anlamak. ironiktir ki bunu da kafayı kırınca öğreniyorsun. karşılaştığın hataların bazıları çok zaman yiyor. bazıları yemiyor. sonra yıllar geçiyor, başka bi sistemde benzer bi hata çıkıyor ve kafanın bi yerinden eski bi anı sesleniyor. “bunu daha önce de yaşamıştık.” gerisi bi şekilde geliyor. bütün bu sistem için daha basit yollar var mıydı? elbette vardı. bunu inkâr edecek değilim. ama şu an çalışıyor, public tarafta gereksiz bilgi sızdırmıyor, backend tarafı kendi kapısını kontrol ediyor ve site ihtiyacı olan veriyi alıyor. yeter. bi senior gelip “kardeşim sen bunun için niye bu kadar şey kurdun?” diyebilir. haklı olabilir. ben de kafamı sallarım. bi şey yapıyoruz. bi şey bozuluyor. düzeltiyoruz. başka bi şey bozuluyor. onu da düzeltiyoruz. arada çok saçma şeylerle uğraşıyoruz. kaybettiklerimizi görüyoruz. notumuzu alıyoruz. çok da şey etmiyoruz. hayat zaten zor; insanın her hatasına yas tutacak vakti yok. başka bi yazıda görüşmek üzere. iyi şanslar.]]></summary></entry><entry><title type="html">TWRP: J6+ LineageOS 19.1 flash</title><link href="https://akakadir.art/baslangic12.html" rel="alternate" type="text/html" title="TWRP: J6+ LineageOS 19.1 flash"/><published>2026-07-26T00:00:00+00:00</published><updated>2026-07-26T00:00:00+00:00</updated><id>https://akakadir.art/baslangic12</id><content type="html" xml:base="https://akakadir.art/baslangic12.html"><![CDATA[<p>vodafone tr yazan yerde bir anda “geçersiz kart” yazısını görünce insanın içinden geçen ilk şey: “ulan imei mi uçtu yoksa ben mi?” oluyor. bu hissi yaşayan bilir, 3 saniyede hayat sorgulatır. iyi haber: reboot attım düzeldi. kötü haber: oraya gelene kadar yaşananlar yaşanmasa da olurdu. hikaye klasik başlıyor. samsung’un j6+ adında (sm-j610f kodlu) bir modeli var (exynos’cular burada ayrılabilir, siz ayrı bir dram yaşıyorsunuz). custom rom atmaya karar veriyorsun. çünkü gelen güncelleme telefonu performans olarak “eskiden iyiydi” diye cümle kurduracak seviyeye indiriyor.</p> <p>insan da basit varlık “hallederiz” diyor. demese daha iyi aslında. çünkü samsung’un <code class="language-plaintext highlighter-rouge">“anti-rollback”</code> diye bir olayı var. bir kere sw update atınca, sanki sen o yola baş koymuşsun misali, cihaz davanı satma diye bağırıyor, yoldaş oluyorsun lavukla. odin’e eski romu veriyorsun → sw rev check fail. biraz daha zorlarsan → bootloop. yani telefon sana “deneme birader” diyor. (bkz: <a href="https://xdaforums.com/t/fail-auth-error-when-flashing-firmware.4076931/">Fail (Auth) error when flashing firmware.</a>) burada insanın kafası bir tık aydınlanıyor: “tamam, resmi yoldan olmayacak, tek yol devrim.” yani custom rom. lineageos vs.</p> <p>ama daha başta samsung sana kötü bi’ şaka yapıyor: <code class="language-plaintext highlighter-rouge">kg status</code>. diğer adıyla <code class="language-plaintext highlighter-rouge">rmm state</code>. download mode’a giriyorsun, orada yazıyor. bu olayın amacı çalıntı cihazlar için ama seni de kilitliyor. oem unlock açık bile olsa (ki flaşlamak için açmak zorundasın) kg status <code class="language-plaintext highlighter-rouge">“prenormal”</code> ise odin sana fail auth çakıyor. yani cihaz diyor ki “kral sana güvenemedim.”</p> <p>bu arada uğraşırken fark ettim ki oem unlocking zaten geliştirici seçeneklerinde görünmüyor. öncesinde açtığımda cihaz kendine formatı çaktığı için o da adaya veda etmiş, enteresan. internet diyor ki “7 gün bekle”. güzel tavsiye, sabrı olan yapsın. benim yok. tarihi 1-2 ay geri aldım, wifi açtım, güncelleme kontrolü yaptırdım. neyse, hem oem geri geldi hem de kg status <code class="language-plaintext highlighter-rouge">“checking”</code> oldu. yani cihaz trip atmayı bi’ süre bıraktı. işe yaradı mı? yaradı. neden yaradı? bilmiyoruz. (bkz: <a href="https://www.youtube.com/watch?v=TBUY05mnCP8">kaynak video</a>)</p> <p>bunları geçtin, bu sefer odin cihazı görmüyor. kablo bağlı, telefon orada, bilgisayar orada, ama aralarında iletişim yok. id boş. “added!!” yok. insan burada kabloyu suçluyor, usb portunu suçluyor, hayatı sorguluyor. çözüm? driver kur. (bkz: <a href="https://developer.samsung.com/android-usb-driver">samsung usb drivers</a>) kurunca odin bir anda “added!!” diyor. o an bir sessizlik oluyor. demek sorun bendeymiş diyorsun.</p> <p>sonra twrp. burada yapılan klasik hata: <code class="language-plaintext highlighter-rouge">auto reboot</code> seçeneğini tikli bırakmak. bırakma, çünkü cihaz normal açılırsa stock recovery twrp’yi silip “ben düzelttim abi” diyor. sen de ortada kalıyorsun. ee ben kurmuştum diye anlatırsın artık derdini. kullandığım twrp ektedir. (bkz: <a href="https://xdaforums.com/t/recovery-root-twrp-3-3-1-1-galaxy-j6-j610f-fn-g-ds.3875150">xda j6 plus ashyx thread</a>)</p> <p>twrp’ye girdin. burada insanın aklına parlak bir fikir geliyor: “zipleri pcye sallar kurarım.” yapma, bu modifiye edilmiş twrp(ki çoğu böyle) format data’dan sonra otg’yi görmüyor. çözüm: sd kart. düz, sade, baba yöntemi.</p> <p>sırasıyla önce zipleri sd karta at → sonra format data. tersini yaparsan cihaz var dosya yok, hayat boş. bu arada efs yedeği al. çünkü efs giderse imei gider. imei giderse sende gidersin. herkes al der, kimse almaz. ben de almadım.</p> <p>rom + gapps kısmı ayrı bir sabır testi. özellikle 3 gb ram falansa. sadece android sürümü değil, mimari de önemli. cihaz arm64 ama rom arm olabilir. yanlış gapps → twrp error 1 → açıklama yok → hayatına devam et.</p> <p>bir de <code class="language-plaintext highlighter-rouge">“atv”</code> ibaresi olan gapps modelleri var. android tv için. telefona kurmaya çalışan gördüm. neden? bilinmez. internette “kesin çalışıyor” diye anlatılan gapps kombinasyonlarının çoğu şans, kısmet işi. sen aynı şeyi yapıyorsun, tık yok. çünkü o an gezegenler hizalanmamış kardesim.</p> <p>benim çalışan kombinasyon: (bkz: <a href="https://odindownload.com/download/Odin3_v3.13.1.zip">odin v3.13.1</a>, <a href="https://sourceforge.net/projects/custom-rom-archive/files/Samsung/J6Plus/lineage-19.1-20221230-UNOFFICIAL-j6primelte.zip/download">lineage-19.1-UNOFFICIAL-j6primelte</a>, <a href="https://androidfilehost.com/?fid=15664248565197177718">MindTheGapps-12.1.0-arm</a>)</p> <p>okey güzelce flashladın. tam o an parmak direkt “reboot system”e gidiyor. gitmesin. önce cache + dalvik temizle. yoksa muhtemelen açılmaz, açılırsa da içine girince neyin ne olduğu kendin tecrübe edersin. o da hoş olmaz. okey rom atıldı, gapps yazıldı. artık hazırsın, deseydim çok güzel olurdu dimi? bazı cihazlarda saçma sorunlar olabiliyor sen yine de hazırlıklı ol diye aşağıda belirttim.</p> <p>mobil veri arada fire veriyor. öyle gürültü patırtı yok, sessiz sedasız yok oluyor. sonra bir reboot, hop geri. bir süre sonra alışıyorsun. “tamam, turunu atıp geldi” deyip geçiyorsun. (bkz: <a href="https://xdaforums.com/t/random-reboots-while-using-lte-in-aosp-roms.4330991">aosp lte random reboot xda thread</a>)</p> <p>banka uygulamaları çalışmayabilir. çünkü google seni güvenilir bulmuyor. telefonu sen alıyorsun ama güvenlik kararını google veriyor. enteresan. çözüm: magisk + zygisk. ekte vereceğim dosyayı normal .apk kurar gibi kurduktan sonra, .zip olarak yeniden adlandırıp twrp üzerinden flaşla. magisk ayarlarından zygisk’i aktif et. (bkz: <a href="https://github.com/topjohnwu/Magisk/releases/download/v30.7/Magisk-v30.7.apk">Magisk-v30.7.apk</a>)</p> <p>özetle bu iş korkulacak kadar zor değil ama “takır takır yaparım” diyene de had bildirir. oturaklı ilerlersen muhtemelen kurtarırsın. bozarsan da 1-2 gün hayatı sorgularsın.</p> <p>Başka bir yazıda görüşmek üzere.</p> <p>kendine iyi bak, iyi şanslar.</p>]]></content><author><name>akakadir</name><email>kaddir@tuta.io</email></author><category term="yazılım"/><category term="genel"/><category term="android"/><category term="snapdragon"/><category term="root-warez"/><summary type="html"><![CDATA[vodafone tr yazan yerde bir anda “geçersiz kart” yazısını görünce insanın içinden geçen ilk şey: “ulan imei mi uçtu yoksa ben mi?” oluyor. bu hissi yaşayan bilir, 3 saniyede hayat sorgulatır. iyi haber: reboot attım düzeldi. kötü haber: oraya gelene kadar yaşananlar yaşanmasa da olurdu. hikaye klasik başlıyor. samsung’un j6+ adında (sm-j610f kodlu) bir modeli var (exynos’cular burada ayrılabilir, siz ayrı bir dram yaşıyorsunuz). custom rom atmaya karar veriyorsun. çünkü gelen güncelleme telefonu performans olarak “eskiden iyiydi” diye cümle kurduracak seviyeye indiriyor. insan da basit varlık “hallederiz” diyor. demese daha iyi aslında. çünkü samsung’un “anti-rollback” diye bir olayı var. bir kere sw update atınca, sanki sen o yola baş koymuşsun misali, cihaz davanı satma diye bağırıyor, yoldaş oluyorsun lavukla. odin’e eski romu veriyorsun → sw rev check fail. biraz daha zorlarsan → bootloop. yani telefon sana “deneme birader” diyor. (bkz: Fail (Auth) error when flashing firmware.) burada insanın kafası bir tık aydınlanıyor: “tamam, resmi yoldan olmayacak, tek yol devrim.” yani custom rom. lineageos vs. ama daha başta samsung sana kötü bi’ şaka yapıyor: kg status. diğer adıyla rmm state. download mode’a giriyorsun, orada yazıyor. bu olayın amacı çalıntı cihazlar için ama seni de kilitliyor. oem unlock açık bile olsa (ki flaşlamak için açmak zorundasın) kg status “prenormal” ise odin sana fail auth çakıyor. yani cihaz diyor ki “kral sana güvenemedim.” bu arada uğraşırken fark ettim ki oem unlocking zaten geliştirici seçeneklerinde görünmüyor. öncesinde açtığımda cihaz kendine formatı çaktığı için o da adaya veda etmiş, enteresan. internet diyor ki “7 gün bekle”. güzel tavsiye, sabrı olan yapsın. benim yok. tarihi 1-2 ay geri aldım, wifi açtım, güncelleme kontrolü yaptırdım. neyse, hem oem geri geldi hem de kg status “checking” oldu. yani cihaz trip atmayı bi’ süre bıraktı. işe yaradı mı? yaradı. neden yaradı? bilmiyoruz. (bkz: kaynak video) bunları geçtin, bu sefer odin cihazı görmüyor. kablo bağlı, telefon orada, bilgisayar orada, ama aralarında iletişim yok. id boş. “added!!” yok. insan burada kabloyu suçluyor, usb portunu suçluyor, hayatı sorguluyor. çözüm? driver kur. (bkz: samsung usb drivers) kurunca odin bir anda “added!!” diyor. o an bir sessizlik oluyor. demek sorun bendeymiş diyorsun. sonra twrp. burada yapılan klasik hata: auto reboot seçeneğini tikli bırakmak. bırakma, çünkü cihaz normal açılırsa stock recovery twrp’yi silip “ben düzelttim abi” diyor. sen de ortada kalıyorsun. ee ben kurmuştum diye anlatırsın artık derdini. kullandığım twrp ektedir. (bkz: xda j6 plus ashyx thread) twrp’ye girdin. burada insanın aklına parlak bir fikir geliyor: “zipleri pcye sallar kurarım.” yapma, bu modifiye edilmiş twrp(ki çoğu böyle) format data’dan sonra otg’yi görmüyor. çözüm: sd kart. düz, sade, baba yöntemi. sırasıyla önce zipleri sd karta at → sonra format data. tersini yaparsan cihaz var dosya yok, hayat boş. bu arada efs yedeği al. çünkü efs giderse imei gider. imei giderse sende gidersin. herkes al der, kimse almaz. ben de almadım. rom + gapps kısmı ayrı bir sabır testi. özellikle 3 gb ram falansa. sadece android sürümü değil, mimari de önemli. cihaz arm64 ama rom arm olabilir. yanlış gapps → twrp error 1 → açıklama yok → hayatına devam et. bir de “atv” ibaresi olan gapps modelleri var. android tv için. telefona kurmaya çalışan gördüm. neden? bilinmez. internette “kesin çalışıyor” diye anlatılan gapps kombinasyonlarının çoğu şans, kısmet işi. sen aynı şeyi yapıyorsun, tık yok. çünkü o an gezegenler hizalanmamış kardesim. benim çalışan kombinasyon: (bkz: odin v3.13.1, lineage-19.1-UNOFFICIAL-j6primelte, MindTheGapps-12.1.0-arm) okey güzelce flashladın. tam o an parmak direkt “reboot system”e gidiyor. gitmesin. önce cache + dalvik temizle. yoksa muhtemelen açılmaz, açılırsa da içine girince neyin ne olduğu kendin tecrübe edersin. o da hoş olmaz. okey rom atıldı, gapps yazıldı. artık hazırsın, deseydim çok güzel olurdu dimi? bazı cihazlarda saçma sorunlar olabiliyor sen yine de hazırlıklı ol diye aşağıda belirttim. mobil veri arada fire veriyor. öyle gürültü patırtı yok, sessiz sedasız yok oluyor. sonra bir reboot, hop geri. bir süre sonra alışıyorsun. “tamam, turunu atıp geldi” deyip geçiyorsun. (bkz: aosp lte random reboot xda thread) banka uygulamaları çalışmayabilir. çünkü google seni güvenilir bulmuyor. telefonu sen alıyorsun ama güvenlik kararını google veriyor. enteresan. çözüm: magisk + zygisk. ekte vereceğim dosyayı normal .apk kurar gibi kurduktan sonra, .zip olarak yeniden adlandırıp twrp üzerinden flaşla. magisk ayarlarından zygisk’i aktif et. (bkz: Magisk-v30.7.apk) özetle bu iş korkulacak kadar zor değil ama “takır takır yaparım” diyene de had bildirir. oturaklı ilerlersen muhtemelen kurtarırsın. bozarsan da 1-2 gün hayatı sorgularsın. Başka bir yazıda görüşmek üzere. kendine iyi bak, iyi şanslar.]]></summary></entry><entry><title type="html">rehber: MTK flash-ROM, Unbrick</title><link href="https://akakadir.art/baslangic11.html" rel="alternate" type="text/html" title="rehber: MTK flash-ROM, Unbrick"/><published>2026-05-30T00:00:00+00:00</published><updated>2026-05-30T00:00:00+00:00</updated><id>https://akakadir.art/baslangic11</id><content type="html" xml:base="https://akakadir.art/baslangic11.html"><![CDATA[<p>Tekrar hoşgeldin, bugün sana MediaTek işlemcili Android cihazlarda rom yazma, brick kurtarma ve bu süreçte kullanman gereken araçları anlatacağım. Bu işlemi neden anlattığıma gelince, elime geçen bir Tecno Camon 18 cihazın işletim sistemi epey sorunluydu ve romlamaya çalışırken bir noktada cihaz tamamen brick oldu. Ekran yok, tepki yok, hiçbir şey yok. Ama USB’ye taktığımda bilgisayar bir ses çıkardı. İşte o ses benim için her şeydi. Cihazın yaşıyor olduğunun tek kanıtı. Bu yazı o sesten başladı.</p> <p>Başlamadan önce şunu belirteyim, bu yazı Qualcomm cihazlar için geçerli değil. Burada anlattığım her şey yalnızca MediaTek yani MTK işlemcili cihazlar için geçerli. İşlemcini öğrenmek için <code class="language-plaintext highlighter-rouge">Ayarlar &gt; Telefon Hakkında</code> kısmına bakabilirsin. Helio G88, Helio G96, Dimensity serisi, MT6768 gibi isimler görüyorsan doğru yerdesin. Görmüyorsan bu yazı sana göre değil, başka bir sayfa aç, zaman ikimiz için de değerli.</p> <p>Önce temel kavramları netleştirelim çünkü ne yaptığını bilmeden ilerlemek tehlikeli, hem cihaz için hem senin akıl sağlığın için. Birisi sana “ya sadece rom at geç” diyorsa o kişi bu cihazlarla hiç uğraşmamıştır, gülümseyip geç. Hatta çok ısrar ediyorsa cihazı ona ver, bekle, geri gelsin. MTK işlemcili bir cihaz açıldığında sırasıyla şu katmanlardan geçer. Önce BROM devreye girer. BROM, Boot ROM demek, işlemcinin içine gömülü ve değiştirilemez bir başlangıç katmanı, dokunulamaz, yanmaz, sıfırlanamaz. Güzel olan da bu zaten, çünkü bu katman yaşadığı sürece cihaz kurtarılabilir. Ardından Preloader çalışır, ondan sonra LK yani Little Kernel gelir ve son olarak Android sistemi açılır. Cihazı romlamak için bu zincirin en başına inmek gerekir. SP Flash Tool bu yüzden var.</p> <p>SP Flash Tool, yani SmartPhone Flash Tool, MediaTek cihazlara doğrudan rom yazan bir araç. ADB’ye veya fastboot’a bağımlı değil, işlemci seviyesinde iletişim kuruyor. Cihaz tamamen kapalıyken, ekranı açılmıyorken bile cihazla konuşabiliyor. Bu ayrımı aklına iyi kazı çünkü çoğu insan “cihaz fastboot’a girmiyor sıçtık btw” diye düşünüp bırakıyor. Hayır, SP Flash Tool fastboot filan dinlemiyor, direkt aşağı iniyor. Fastboot’un varlığından bile haberi yok, onun için fastboot bir gönül meselesi.</p> <p>Aracın birkaç farklı çalışma modu var ve hangisini kullandığın hayati önem taşıyor, yanlış mod yanlış sonuç demek. Download Only mevcut sistemi silmeden sadece seçtiğin bölümleri yazar, belirli bir bölümü onarmak istiyorsan bunu kullan. Firmware Upgrade ROM’un tamamını yazar ama kullanıcı verilerini silmez, yazılım yükseltmesi için idealdir. Format+Download ise her şeyi siler ve sıfırdan yazar, brick kurtarmada veya tamamen temiz kurulum istediğinde bunu kullanırsın. Ama bu modu seçmeden önce dur ve bir nefes al. Uzun bir nefes. Hatta bidaha al.</p> <p>Format+Download konusunda çok kritik bir şey var ve XDA’da bununla ilgili “hayat bitti” tonunda yazılmış binlerce konu açılmış. Abartmıyorum, gerçekten binlerce. Bu mod NVRAM bölümünü sildiğinde cihazın IMEI’si de gidiyor. Cihaz açılıyor, her şey normal görünüyor, ama baz istasyonu yok, hat tanımıyor, *#06# boş dönüyor. Telefonun artık teknik olarak kör, ve bu körlüğü bilerek ya da bilmeyerek kendine yaptın. Farkı yok, sonuç aynı. Operatörünü ara diye bir seçeneğin de yok çünkü o da seni arayamıyor zaten, IMEI’siz cihazı şebekeye kabul etmiyor. Döngü. Bu yüzden <code class="language-plaintext highlighter-rouge">Format+Download kullanmadan önce SP Flash Tool'un Readback sekmesinden NVRAM bölümünü yedeklemelisin.</code> Readback sekmesine geç, Add butonuna bas, dosyayı nvram.img olarak kaydet, scatter dosyasından NVRAM bölümünün başlangıç adresini ve boyutunu al, bunları gir ve okut. Bu yedek olmadan IMEI’yi geri getirmek hem uzun hem riskli bir süreç, sahada uğraşan herkes bunu en acı şekilde öğreniyor. Sen öğrenmeden öğrenmiş ol.</p> <p>Bir de scatter dosyası kavramı var, bunu bilmeden SP Flash Tool’u kullanamazsın. Scatter dosyası, ROM paketinin içinde bulunan ve genellikle adında “scatter” geçen bir metin dosyasıdır. <code class="language-plaintext highlighter-rouge">MT6768_Android_scatter.txt</code> gibi bir ismi olur. Bu dosya hangi bölümün yani boot, recovery, system, modem gibi bölümlerin flash hafızasının tam olarak neresine yazılacağını tanımlar. SP Flash Tool bunu yüklemeden hiçbir şey yapmaz, sen de hiçbir şey yapamazsın. Scatter dosyası olmayan ROM paketi zaten ROM değildir, başka bir şey ara. İnternette “scatter dosyası yok ne yapayım” diye soran onlarca kişi var, cevap genellikle “yanlış ROM indirdin” oluyor. Kaldı ki ROM paketinden çıkan scatter dosyalarına kişisel olarak güvenmiyorum. Genelde ekteki forum thread’ını kullanarak scatter’ı çekiyorum. (bkz: <a href="https://www.hovatek.com/forum/thread-12724.html">ilgili site</a>)</p> <p>Şimdi kurulum adımlarına geçelim. Önce cihazının modeline göre doğru ROM paketini bul ve bir klasöre çıkart. ROM bulmak için <a href="https://www.gsmarena.com/">GSMArena</a>‘dan cihazının tam modelini öğren, ardından cihaz adı ve “stock ROM flash file” diye ara. Tecno, Infinix, itel gibi cihazlar için <a href="https://naijarom.com">naijarom</a> oldukça iyi bir kaynak. Yanlış ROM kullanmak yani başka bölgeye veya başka modele ait bir ROM yazmak da başlı başına bir brick sebebidir, bu konuda kimse seni uyarmaz, cihaz direkt gider, bence gerek yok. Modeli GSMArena’dan teyit et, üşenme.</p> <p>Bu işlemi yapabilmen için hazırladığım toolkit’i indirmen gerekiyor. İçinde SP Flash Tool, MTK VCOM Drivers, LibUSB, MTK Bypass Rev4 ve ADB Platform Tools var. Hepsini ayrı ayrı aramak hem zaman kaybı hem de riskli, yanlış siteden indirilen bir sürücü dosyasının ne yapabileceğini hayal edebilirsin. Hayal etmesen de olur aslında, direkt toolkit’i kullan. (bkz: <a href="https://www.mediafire.com/file/yfn0md2ah09g5pr/akakadirs_toolkit.zip/file">akakadirs_toolkit.zip</a>, <a href="https://www.virustotal.com/gui/file/7098b5a0e0db63569c6691dde23bb0d222ce633338622cec8ec615acf6e425c7?nocache=1">VirusTotal</a>) (Windows Defender’ı bir süre devre dışı bırakman gerek, sebebine aşağıda değindim. Olası güven problemlerin için <a href="https://bin.mudfish.net/t/323-6085-9622">kaynak kodum</a>)</p> <p><a href="https://files.catbox.moe/m1f6d1.PNG">Toolkit</a> açıldığında yeşil renkli satırlar indirilen araçları, kırmızı satırlar henüz indirilmemiş araçları gösteriyor. <code class="language-plaintext highlighter-rouge">1-5 arası seçenekler araçları indirir, 6-0 arası çalıştırır.</code> Sade, temiz, işlevsel. Fazladan bir şey yok çünkü fazladan bir şeye gerek yok. Gereksiz şeyler koymak istemedim, hayat zaten yeterince karmaşık.</p> <p>İlk yapman gereken şey sürücüleri kurmak. Toolkit’te 1’e bas, MTK VCOM Drivers insin. Ama burada klasik bir duvarla karşılaşabilirsin: MTK sürücüleri genellikle imzasız geliyor ve Windows bu sürücüleri direkt olarak kurmana izin vermiyor. Ekrana “bu sürücü doğrulanamadı” yazıyor ve orada bırakıyor seni, ortada. Windows’un bu tutumunu anlıyorum, güvenlik önemli, ama şu an beni gerektiği kadar ilgilendirmiyor. Bunu aşmak için sistemi özel bir modda yeniden başlatman gerekiyor. Başlat menüsünü aç, güç simgesine gel ama doğrudan yeniden başlat deme. <code class="language-plaintext highlighter-rouge">Shift tuşuna basılı tutarken Yeniden Başlat'a tıkla.</code> Bilgisayar mavi bir kurtarma ekranıyla açılacak, buradan: Sorun Gider &gt; <a href="https://files.catbox.moe/y9xjdv.webp">Gelişmiş Seçenekler</a> &gt; <a href="https://files.catbox.moe/ele34d.webp">Başlangıç Ayarları</a> yolunu izle ve Yeniden Başlat’a tıkla. Sistem bir kez daha başlayacak ve önüne numaralı bir <a href="https://files.catbox.moe/tnorve.webp">liste</a> gelecek, 7 numaralı seçenek olan Sürücü İmzası Zorlamasını Devre Dışı Bırak için klavyeden <code class="language-plaintext highlighter-rouge">7'ye veya F7'ye</code> bas. Sistem bu modda açılacak ve artık imzasız sürücüleri kurabileceksin. Bu ayar geçici, bir sonraki yeniden başlatmada Windows normale döner ve yine seni denetlemeye başlar. bir şey olduğunda “sen ne ayaksın” diyebilmek istiyor, anlıyorum, ama umrumda değil.</p> <p>Sistem açıldıktan sonra toolkit’te 6’ya bas ve MTK VCOM Drivers kurulumunu tamamla. Kurulum bittikten sonra cihazı USB’ye tak ve Aygıt Yöneticisi’ni aç, orada MTK USB Port veya COM portu olarak görünmesi gerekiyor. Görünüyorsa iyi. Görünmüyorsa devam et okumaya.</p> <p>Korkma, LibUSB’yi de dene. Toolkit’te 2’ye bas, Setup insin, sonra 7’ye bas ve kur. Ardından Tekrar 7’ye basarak çalıştır. (ilk kurulumda otomatik açılacaktır.) LibUSB, Windows’un cihazı farklı bir sürücü katmanıyla tanımasını sağlıyor ve bazen VCOM’un çözemediği sorunları çözüyor. (<a href="https://files.catbox.moe/rczeq6.jpg">şu</a> <code class="language-plaintext highlighter-rouge">ekranda ses aç + ses kıs ardından USB takıp, power tuşuna basılı tutarak</code> cihazı preload modunda yakalamaya çalış.) İkisi de olmadıysa başta bana şimdi de sana saçma gelecek ama gerçekten işe yarayan bir yöntem var: bataryayı söküp yeniden takmak. USB handshake mekanizmasını fiziksel olarak sıfırlıyor. Batarya değiştirilebilir değilse cihazının arka kapağını açman gerekiyor, bataryanın flex kablosunu çek ve yeniden tak. Evet, 2025’te batarya söküp takarak cihaz kurtarıyoruz. Teknoloji çok ilerledi.</p> <p>Sürücü sorunu çözüldükten sonra toolkit’te 3’e bas ve MTK Bypass Rev4’ü indir. Peki neden MTK Bypass lazım? Çünkü bazı MTK cihazlarda SP Flash Tool’a bağlandığında <code class="language-plaintext highlighter-rouge">.auth</code> hatası alırsın. Bu hata MediaTek’in SLA yani Serial Link Authentication sisteminden geliyor, cihaz sana “sen kimsin” diye soruyor. Yani cihaz brick olmuş, ekran yok, ama kapıda seni durduruyor. Aklı yok fikri var, tebrikler. MTK Bypass Rev4 bu korumayı devre dışı bırakır, teknik olarak preloader’ı kasıtlı olarak çökerterek cihazı doğrulama atlayarak direkt komut kabul eden BROM moduna sokar. Buna BROM exploit denir. (<code class="language-plaintext highlighter-rouge">VirusTotal'da bu yüzden tehlikeli damgası yedi.</code>) Cihaz “sen kimsin” diye soruyordu, biz de preloader’ı bayıltıp geçiyoruz. Etik değil ama işe yarıyor. Etik ilkeler sonraya kalabilir.</p> <p>MTK Bypass’ı kullanmak için önce toolkit’te 8’e bas ve aracı çalıştır. Araç açıldıktan sonra cihazı tamamen kapat. Ses açma ve ses kısma tuşlarına aynı anda basılı tutarken USB kablosunu tak. Ekran açılmayacak, bu gayet normal, zaten açılsaydı burada ne işin vardı. Hemen ardından güç tuşuna basılı tut. Cihaz bu kombinasyonla Preloader moduna girer ve MTK Bypass onu yakalar. İşlem tamamlandığında cihaz ekranında turuncu renkli bir uyarı göreceksin, buna orange state deniyor. Bu bootloader’ın artık imzasız ROM kabul ettiğinin göstergesi, kötü bir şey değil. Turuncu her zaman tehlike değildir, portakallar da turuncudur ve kimse onlardan korkmaz. Şunu kesinlikle yapma: MTK Bypass çalışırken kablo bağlantın kopmamalı, sistemin kesinlikle kapanmasın. Yarım kalan bir bypass brick ile biter. Ben anlattım, sen yaşama.</p> <p>Şimdi SP Flash Tool’u kuralım. Toolkit’te 4’e bas, SP Flash Tool insin. İndikten sonra 9’a bas. SP Flash Tool açıldığında Scatter-Loading butonuna tıkla ve ROM paketinin içindeki scatter dosyasını seç. Dosyayı yükleyince sol tarafta bölümlerin listesi çıkacak. Burada dikkat et, <a href="https://files.catbox.moe/imtjo3.png">PRELOADER</a> kutusunu işaretleme. Preloader’ı yanlış yazmak cihazı anında brick eder ve kurtarması çok daha zor olur. Bölümlerin yanındaki kutucuklar dekor değil, ne seçtiğini bil, neye dokunduğunu bil.</p> <p>Modu seç, çoğu durumda Download Only yeterli. Sonra Download butonuna bas ama henüz cihazı bağlama. SP Flash Tool cihazı beklemeye geçecek. Şimdi cihazı tamamen kapat, ses açma ve ses kısma tuşlarına basılı tutarken USB kablosunu tak. SP Flash Tool cihazı otomatik algılayacak ve yazmaya başlayacak. Ekranın altında ilerleme çubuğunu göreceksin. Tamamlandığında yeşil bir <a href="https://files.catbox.moe/81g497.png">ekran</a> başardığını teyit edecek. İşte o ekran için buradasın. Kabloyu çek, cihazı aç. Derin bir nefes al. Hak ettin.</p> <p>Şimdi gelelim SP Flash Tool’un sana fırlatabileceği hata mesajlarına. Bunlar sahada karşılaşılan gerçek hatalar, forumlarda binlerce kez sorulmuş ve çoğunun çözümü aslında çok basit ama o an panik havasında bariz olan hiçbir şey görünmüyor. Tanıdık his.</p> <p><code class="language-plaintext highlighter-rouge">STATUS_BROM_CMD_SEND_DA_FAIL</code> görüyorsan araç cihaza Download Agent dosyasını gönderemiyor demektir. İlk denen şey flash_tool.exe’ye sağ tıklayıp Özellikler &gt; Uyumluluk sekmesinden Windows XP SP3 modunda çalıştırmayı ayarlamak olmalı. Evet, 2025’te XP uyumluluğu açıyoruz, bunu da gördük. Kurtulamıyoruz Maalesef. Sonra farklı USB kablosu ve farklı port dene. Hala olmuyor mu, cihazın özel bir DA dosyası istiyor olabilir, <a href="https://xdaforums.com/">XDA</a>‘da cihaz adıyla “custom DA” diye ara.</p> <p><code class="language-plaintext highlighter-rouge">STATUS_SEC_AUTH_FILE_NEEDED</code> görüyorsan cihaz imza doğrulaması istiyor demektir, auth hatası budur. Kapıda durduruluyor musun, MTK Bypass yukarıda.</p> <p><code class="language-plaintext highlighter-rouge">S_BROM_CMD_STARTCMD_FAIL</code> görüyorsan cihaz SP Flash Tool bağlanmadan önce açılmaya çalışıyor demektir. Cihazı bağlamadan önce Download butonuna basmalısın, sırayı karıştırma. Araç seni beklerken sen de aracı beklememelisin, biri başlamalı ve o sen olmamalısın.</p> <p><code class="language-plaintext highlighter-rouge">S_TIMEOUT</code> görüyorsan işlem çok uzun sürdü ve araç zaman aşımına uğradı. Kabloyu değiştir, farklı bir USB portu dene, pili şarj et. Sabrını da şarj et, uzun bir gece olabilir.</p> <p><code class="language-plaintext highlighter-rouge">CHIP TYPE NOT MATCH</code> veya <code class="language-plaintext highlighter-rouge">0x94010000</code> görüyorsan ya yanlış scatter dosyası yükledin ya da cihazın preloader’ı şifrelenmiş. İkincisi durumunda cihaza özel unlock yöntemi araştırman gerekiyor. Bu noktada forum araştırması kaçınılmaz, XDA’sız bu işler yürümüyor ve bu cümleyi ciddiye alıyorum.</p> <p><code class="language-plaintext highlighter-rouge">STATUS_IMGHDR_TYPE_MISMATCH</code> görüyorsan imzasız dosyayı imza doğrulaması açık bir cihaza yazmaya çalışıyorsun. Stock ROM kullandığından emin ol, özel bir şey denediysen geri dön. Aksiyona Gerek yok bence.</p> <p><code class="language-plaintext highlighter-rouge">ERROR 4050</code> görüyorsan PMT ve scatter arasında blok boyutu uyuşmazlığı var. Genellikle yanlış ROM versiyonu meselesi. Doğru scatter ve ROM dosyalarını kullandığından emin ol, bir kez daha kontrol etmek bir dakika alır, yanlış yazmak saatler. Basit matematik.</p> <p>Şimdi brick senaryolarına geçelim. Cihazın ne durumda olduğunu anlamak hem moralini hem de stratejini belirler. Yanlış teşhis yanlış tedavi demektir ve yanlış tedavi çoğu zaman hastayı daha kötü hale getirir. Önce dinle, sonra müdahale et.</p> <p>Soft brick, cihazın açıldığı ama Android’e giremediği durumdur. Logo ekranında donup kalmak, sürekli yeniden başlamak, recovery’e düşmek bunların hepsi soft brick. Kötü görünür ama aslında en masum halidir. En azından yaşıyor, sadece kafası karışmış. Bu durumda SP Flash Tool ile Firmware Upgrade veya Download Only modu çoğu zaman yeterli.</p> <p>Hard brick, cihazın hiçbir şekilde tepki vermediği durumdur. Ekran yok, titreşim yok, hiçbir tuş kombinasyonu işe yaramıyor. Ama USB’ye takınca bilgisayar ses çıkarıyorsa bu hard brick değil, preloader veya BROM modunda takılı kalmış demektir ve kurtarılabilir. O ses seni kurtaracak, ona şefkatle yaklaş. Gerçek hard brick yani NAND arızası veya işlemci hasarı bu yazının kapsamı dışında, onu sahada fiziksel müdahale olmadan çözemezsin ve bu yazıda o kapıyı açmıyorum maalesef. Açsam da içerisi karanlık ve o ışık bende yok.</p> <p>USB sesi gelip Windows cihazı tanımıyorsa sürücü sorunudur, bunun çözümünü yukarıda anlattım, tekrar okuyabilirsin. USB sesi hiç gelmiyorsa bataryayı söküp takarak handshake’i sıfırlamayı dene. Hala ses yoksa NAND arızası ihtimali var, bu noktada işin içinden çıkmak ciddi teknik bilgi gerektiriyor ve bu yazıyla o durumda vedalaşmak zorundasın. Üzgünüm ama o sınırı şeffaf tutmak istedim.</p> <p>ROM yazdıktan sonra cihaz açıldı, sinyal alıyor ama ne WiFi ne de mobil veri çalışmıyorsa büyük ihtimalle modem bölümü eksik veya yanlış yazılmış demektir. Benim de başıma gelen buydu ve o an “nerde sıçtım” sorusunu kendime sormak zorunda kaldım. Cevap: modem bölümünü atlamışım. Basit. Belki Acı ama basit. Scatter dosyasında modem ve DSP bölümlerinin seçili olduğundan emin ol ve ROM’u tekrar yaz. Kullandığın ROM sürümünün cihazın tam modeline uygun olduğunu da kontrol et, yanlış bölgeye ait bir ROM aynı sorunu yaratır ve seni aynı soruya döndürür. Döngü sevmiyorum ama döngü seviyor bizi.</p> <p>Bu araçları kullanırken en çok yapılan hata aceledir. Bypass bitmeden SP Flash Tool’u açmak, ROM yazarken kabloyu çekmek, scatter dosyası olmadan işlem yapmaya çalışmak, NVRAM yedeği almadan Format+Download kullanmak, bunların hepsi seni daha büyük bir sorunun içine sokar. Adım adım, sırayla git. MTK cihazlar korkulacak şeyler değil ama hafife alınacak şeyler de değil. İkisi arasındaki farkı bu yazıyı okuyarak öğrendin sayılırsın.</p> <p>Başka bir yazıda görüşmek üzere.</p> <p>kendine iyi bak, iyi şanslar.</p>]]></content><author><name>akakadir</name><email>kaddir@tuta.io</email></author><category term="yazılım"/><category term="genel"/><category term="android"/><category term="mtk"/><category term="root-warez"/><summary type="html"><![CDATA[Tekrar hoşgeldin, bugün sana MediaTek işlemcili Android cihazlarda rom yazma, brick kurtarma ve bu süreçte kullanman gereken araçları anlatacağım. Bu işlemi neden anlattığıma gelince, elime geçen bir Tecno Camon 18 cihazın işletim sistemi epey sorunluydu ve romlamaya çalışırken bir noktada cihaz tamamen brick oldu. Ekran yok, tepki yok, hiçbir şey yok. Ama USB’ye taktığımda bilgisayar bir ses çıkardı. İşte o ses benim için her şeydi. Cihazın yaşıyor olduğunun tek kanıtı. Bu yazı o sesten başladı.]]></summary></entry><entry><title type="html">nedir? TTL bypass (nonquota)</title><link href="https://akakadir.art/baslangic10.html" rel="alternate" type="text/html" title="nedir? TTL bypass (nonquota)"/><published>2025-11-07T00:00:00+00:00</published><updated>2025-11-07T00:00:00+00:00</updated><id>https://akakadir.art/baslangic10</id><content type="html" xml:base="https://akakadir.art/baslangic10.html"><![CDATA[<p>Tekrardan merhaba, bugün sana operatörlerin pek sevmediği bir konuyu anlatacağım. TTL bypass. Yani telefon operatörlerinin “15GB hotspot, sonrası yaş” dediği sistemin nasıl atlatıldığını. Aslında olay çok basit ama çoğu kişi bunun ne kadar kolay olduğunu bilmiyor. Bir TTL değeri, birkaç komut satırı ve operatörün gözünde sen hala telefonundan internete giriyormuşsun gibi görünüyorsun. Peki bu nasıl oluyor? Gel beraber bakalım.</p> <p>TTL (Time To Live) aslında bir paketin ağda ne kadar yaşayabileceğini gösteren bir sayıdır. Her cihazdan çıkan paket bir TTL değeriyle başlar. Mesela iPhone’dan çıkan bir paket genellikle TTL=64 ile yola çıkar. Bu paket bir router’dan geçtiğinde TTL bir azalır, yani 63 olur. Bir daha geçerse 62. Böylece paket sonsuz döngüye girmez, bir yerde ölür.</p> <p>Operatörler bunu çok iyi bilir. Senin telefonundan direkt internete girdiğinde paketlerin TTL=64 olur. Ama telefonunu hotspot yapıp PC’den bağlandığında PC’nin gönderdiği paketler telefon üzerinden geçer ve TTL bir azalır. Yani operatör TTL=63 gördüğünde “ha, bu tethering yapıyor” der ve hotspot kotandan düşer. İşte tüm mesele bu. Operatör Deep Packet Inspection (DPI) denen bir yöntemle trafiğini izler ve TTL değerine bakarak tethering yaptığını anlar.</p> <p>Peki sen bu sistemi nasıl atlatırsın? Çok basit: PC’nin TTL değerini 65’e ayarlarsın. Böylece paket PC’den çıkarken TTL=65 olur, telefon üzerinden geçerken 64’e düşer ve operatör sanki direkt telefondan internete giriyormuşsun gibi görür.</p> <p>Windows’ta TTL değerini değiştirmek için netsh komutunu kullanacağız. Regedit ile TTL değişiklerimizi genellikle gömülü şekilde kaydedebiliriz, pek garanti olmadığından koda bunu koymayı mantıklı bulmadım. Ama netsh her zaman çalışır. Ayrıca IPv6’yı devre dışı bırakmak da önemlidir çünkü operatörler IPv6 üzerinden de DPI yapabilir.</p> <p>tam olarak bunu yapan bir batch script’i aşağıya bıraktım.</p> <div class="language-batch highlighter-rouge"><div class="highlight"><pre class="highlight"><code>@echo <span class="na">off</span>
<span class="nb">net</span> <span class="kd">session</span> <span class="o">&gt;</span><span class="kr">nul</span> <span class="m">2</span><span class="o">&gt;&amp;</span><span class="m">1</span>
<span class="k">if</span> <span class="nv">%errorLevel%</span> <span class="ow">neq</span> <span class="m">0</span> <span class="o">(</span>
    <span class="kd">powershell</span> <span class="na">-NoProfile -ExecutionPolicy </span><span class="kd">Bypass</span> <span class="na">-Command </span><span class="s2">"Start-Process -FilePath '</span><span class="vm">%~f0</span><span class="s2">' -Verb RunAs"</span>
    <span class="k">exit</span>
<span class="o">)</span>

<span class="kd">set</span> <span class="s2">"shortcut=</span><span class="nv">%USERPROFILE%</span><span class="s2">\Desktop\bypassTTL.lnk"</span>
<span class="kd">set</span> <span class="s2">"target=</span><span class="vm">%~f0</span><span class="s2">"</span>
<span class="kd">set</span> <span class="s2">"icon=C:\Windows\System32\shell32.dll,12"</span>
<span class="k">if</span> <span class="ow">not</span> <span class="ow">exist</span> <span class="s2">"</span><span class="nv">%shortcut%</span><span class="s2">"</span> <span class="o">(</span>
  <span class="kd">powershell</span> <span class="na">-NoProfile -ExecutionPolicy </span><span class="kd">Bypass</span> <span class="na">-Command </span><span class="se">^
</span>  <span class="s2">"$WScriptShell = New-Object -ComObject WScript.Shell; $Shortcut = $WScriptShell.CreateShortcut('</span><span class="nv">%shortcut%</span><span class="s2">'); $Shortcut.TargetPath = '</span><span class="nv">%target%</span><span class="s2">'; $Shortcut.WorkingDirectory = '</span><span class="vm">%~dp0</span><span class="s2">'; $Shortcut.IconLocation = '</span><span class="nv">%icon%</span><span class="s2">'; $Shortcut.Save()"</span>
<span class="o">)</span>

<span class="nb">netsh</span> <span class="kd">int</span> <span class="kd">ipv4</span> <span class="kd">set</span> <span class="kd">global</span> <span class="kd">defaultcurhoplimit</span><span class="o">=</span><span class="m">65</span> <span class="o">&gt;</span><span class="kr">nul</span> <span class="m">2</span><span class="o">&gt;&amp;</span><span class="m">1</span>

<span class="kd">powershell</span> <span class="na">-NoProfile -ExecutionPolicy </span><span class="kd">Bypass</span> <span class="na">-Command </span><span class="s2">"Get-NetAdapterBinding -ComponentID ms_tcpip6 -ErrorAction SilentlyContinue | Disable-NetAdapterBinding -Confirm:$false"</span> <span class="o">&gt;</span><span class="kr">nul</span> <span class="m">2</span><span class="o">&gt;&amp;</span><span class="m">1</span>
</code></pre></div></div> <p>Bu script’i doğrudan çalıştırmak yerine ana dizin yani “C:\” içinde çalıştırmanı isterim. Çünkü zaten masaüstüne “bypassTTL” adında bir kısayol eklenecek. Windows hazır olduğunda kullanman daha kolay olur.</p> <p>Bu yöntem %100 garanti değildir çünkü operatörler sadece TTL’e bakmaz. Bazıları HTTP header’larını, User-Agent bilgilerini, hatta paket boyutlarını bile analiz eder. Mesela bir PC’den yapılan istek ile mobil cihazdan yapılan istek farklı header’lar içerir. Operatör bunu görebilir. Ayrıca bazı operatörler TLS handshake sırasında SNI (Server Name Indication) bilgisine de bakabilir. Yani sadece TTL bypass yeterli olmayabilir.</p> <p>Fakat çoğu operatör için TTL yeterli bir göstergedir çünkü DPI yapmak maliyetlidir. Her paketi detaylı analiz etmek yerine basitçe TTL’e bakarlar. Bu yüzden TTL bypass genellikle işe yarar.</p> <p>Bu noktada şunu belirtmeliyim: Operatörün belirlediği kullanım koşullarını aşmak teknik olarak sözleşmeye aykırıdır. Operatör seni fark edebilir, hattını kapatabilir. Ama pratikte bu nadiren olur çünkü operatörler genellikle aşırı kullanımı farketmezler.</p> <p>Bu yöntem sadece TTL bypass içindir. Başka bir amaçla kötüye kullanılmamalıdır. Asıl amacım burada teknik bir bilgi paylaşmaktır, kimseyi yasaları ihlal etmeye teşvik etmek değil. Her zaman akıllıca kullan.</p> <p>Bu yazımda sana TTL bypass konusunu anlattım. Neyi nasıl yapacağın senin elinde. Evet, riskli ama kullanışlı.</p> <p>Başka bir yazıda görüşmek üzere…</p> <p>Kendine iyi bak, iyi şanslar.</p>]]></content><author><name>akakadir</name><email>kaddir@tuta.io</email></author><category term="yazılım"/><category term="genel"/><category term="windows"/><category term="siyah-şapka"/><category term="araçlar"/><summary type="html"><![CDATA[Tekrardan merhaba, bugün sana operatörlerin pek sevmediği bir konuyu anlatacağım. TTL bypass. Yani telefon operatörlerinin “15GB hotspot, sonrası yaş” dediği sistemin nasıl atlatıldığını. Aslında olay çok basit ama çoğu kişi bunun ne kadar kolay olduğunu bilmiyor. Bir TTL değeri, birkaç komut satırı ve operatörün gözünde sen hala telefonundan internete giriyormuşsun gibi görünüyorsun. Peki bu nasıl oluyor? Gel beraber bakalım.]]></summary></entry><entry><title type="html">love-bombing, IDD döngüsü?</title><link href="https://akakadir.art/giris10.html" rel="alternate" type="text/html" title="love-bombing, IDD döngüsü?"/><published>2025-10-27T00:00:00+00:00</published><updated>2025-10-27T00:00:00+00:00</updated><id>https://akakadir.art/giris10</id><content type="html" xml:base="https://akakadir.art/giris10.html"><![CDATA[<p>Hoş geldin, nasılsın? Bugün, sevilmek denen şeyin parlak yüzünün nasıl bıçak olabildiğini konuşacağız; öyle sade, öyle doğrudan. Love‑bombing diye adlandırdığımız şey başlangıçta bir şenliktir: bir insanın dünyanı ışıklarla doldurması, sürekli onay vermesi, seni sanki daha önce hiç görülmemiş bir mucizeymişsin gibi kutsaması. Bu parlaklık başta sarhoş eder; kişi kendini yeniden doğmuş gibi hisseder, yaraları bir anda kapanmış gibi görünür. O anda dünya daha güzel, yarınlar daha olasıdır. Bir ilişki bir müzik gibi çalmaya başlar ve sen ritme kaptırırsın kendini. Bu ritim bağışlar, güven verir; beyin bu ritmi öğrenir, dopamin paketleri gelir ve her onay bir ödül gibidir.</p> <p>Sonra, bir yerde, parıltı kırılmaya başlar. İlk eleştiri bazen zararsız görünür; “abartıyorsun” der ya da “çok duygusalsın” diye bir cümle düşer. Küçük çatlaklar büyürken senin içindeki ses —“acaba ben mi yanlış yapıyorum?”— yükselir. Burada işin sinsi kısmı başlar: mimlenen sevgi, bağımlılık üretir; onay geri çekildiğinde, yarım kalmış bir ihtiyaç gibi acı verir. Bu acı, bir çekilme hissidir; bir tür duygusal yoksunluk. Tıpkı bağımlılıkta olduğu gibi, kaybedilen ödülü yeniden kazanma arayışı başlar. Sen değişmeye başlarsın — kendini ikna etme, düzeltme, daha iyi olmaya çalışma. Çünkü ilişkiyi kaybetmek, sadece bir insanı kaybetmek değildir; sosyal bir yerin, tanınmanın, hayata dair bir güvenin kaybıdır.</p> <p>İdealize‑devalue‑discard döngüsü, sadece bir manipülasyon şablonu değil; bu döngü bir kimliğin altından kazı yapar. Önce seni yükseltir, sonra oradan alır. Kimin suçlu olduğu meselesi bazen ikinci hatta üçüncü plandadır; ortaya çıkan gerçek, yıkımın sonuçlarıdır: güvenin azalır, benlik zedelenir, umut erozyona uğrar. Sartre’ın varoluşçuluğunda insanın “öz”ü eylemlerinin toplamıdır derdi; buradaki trajedi, kişinin eylemlerini ve duygularını sürekli olarak dışa bağımlı hale getirmesidir. Kendi değerini başkasının bakışlarına bağladığında, o bakış gidince sen de eksilirsin.</p> <p>Bu süreçte zamanın işleyişi tuhaftır — ilk hız, sonra donukluk. Başlangıçta her anın yoğunluğu seni sarar; her mesaj, her hediye bir anlam taşır. Sonra mesajlar azalır, övgüler kesilir, yerlerini küçük iğneler alır. “Seninle gurur duymuyorum” ya da “bunu sen yüzünden yapmak zorunda kaldım” gibi cümleler düşer. Küçük iğneler birikir; bir gün aniden soğukluk gelir; telefonlar cevaplanmaz, açıklama yoktur. Bu terkin şiddeti sadece ayrılıkla ölçülmez: terk, önce bir kişinin çevresini, sonra umutlarını, sonra yaşam isteğini terk etmektir.</p> <p>İnsan derin acı çekince mantığı kayar mı? Bazen evet. Yalnızlık, utanç ve değersizlik duyguları bir araya geldiğinde, bir kişi kendini görünmez hisseder. Sosyal destek eridikçe, kişinin çıkış yolları daralır. Kimin kapısını çalacağını bilemez. Buralarda, “niçin varım?” sorusu sadece felsefi bir soru olmaktan çıkar; yaşamı sürükleyen ağır bir ağırlığa dönüşür. Nietzsche’nin “Tanrı öldü” söylemi burada yankı bulur: geleneksel dayanaklar sarsıldığında insan kendi anlamını yeniden inşa etmek zorunda kalır — ama love‑bombing gibi ilişkiler o yeniden inşa fırsatını elinden alır.</p> <p>Bunu okuyanlar için bir gerçek daha söyleyeyim: bu dinamiklerin çoğu, kurbanın ayıbı değildir. İnsanlar sevilmek, onaylanmak, takdir edilmek ister; bu temel bir ihtiyaçtır. Failin yöntemleri ise ferdin zayıflıklarını, korkularını ve umutlarını kullanır. Bu, kişinin “aptal” olduğu anlamına gelmez; aksine, sevgiyi ve güveni takdir etmeye açık olduğu içindir. Yine de sonuç acıdır: arkadaşlıklar kopar, iş verimi düşer, sağlık bozulur; bazı insanlar bu yükü taşıyacak yerde kırılır.</p> <p>Eğer şimdi bu metni okuyanlardan biri böyle bir dönüşün içinde hissediyorsa: hissettiğin şey gerçek, yalnız değilsin ve utanılacak bir taraf yok. Yardım istemek zayıflık değil cesarettir. Birine açıl; bir arkadaş, bir aile üyesi, bir profesyonel. Mesajları, tarihleri, küçük kanıtları sakla — bunlar yargı değil, kendini dışa açma ve doğrulama araçlarıdır. Ve eğer şu an aklında kendine zarar verme düşünceleri varsa: 112’yi ara, bir acil servise git, yanında biri yoksa en azından güvendiğin birini ara.</p> <p>Faile sesleneyim: eğer sen ilişki içinde bu döngüyü yaratan taraftaysan, yaptığın şey küçücük bir oyun değil; bir insanın dünyasını paramparça eden bir davranış zinciri. Bunu durdur. Hesap ver. Profesyonel yardım al. Empati öğrenmek, sınırlar koymayı öğrenmek, diğerinin özerkliğini tanımak beceri işidir; öğrenilebilir ama önce dürüst olmak gerekir. “Ben böyleyim” bahaneleri, zarar görmüş insanların hayatını telafi etmez.</p> <p>İyileşme zordur ama mümkün. Küçük adımlarla başlar — kendine zaman vermek, eski ilişkileri yeniden değerlendirmek, terapiye gitmek. Camus’ün absürd dünyasında anlamsızlıkla yüzleşmek bitter ama aynı zamanda özgürleştiricidir; yaşamı yeniden kurmanın bir yolu vardır. Bu yeniden kurma sabır gerektirir: güven yeniden tesis edilir, sosyal ağlar onarılır, özsaygı adım adım geri gelir.</p> <p>Bu yazı, bir uyarı değil sadece; bir çağrı. Parıltıya kapılma, ama parıltıyı da tamamen kötüleme; insanın ihtiyacı olan sevgi gerçekse, onu ayırt edecek gözlerin olsun. Çevrendekilere dikkat et; birinin anlattıklarını küçümseme; bazen tek bir kulağın açık olması bir hayatı kurtarır. Ve son olarak, eğer sen kendi içindeki boşlukta kaybolduğunu hissediyorsan—konuş, söyle, elini uzat. Sessizce erimeye izin verme; bir hayat, bir umut, çoğu zaman küçük bir müdahale ile korunabilir.</p> <p>başka bir yazıda görüşmek üzere. iyi şanslar…</p>]]></content><author><name>akakadir</name><email>kaddir@tuta.io</email></author><category term="manipülasyon"/><category term="genel"/><category term="psiko-saldırı"/><summary type="html"><![CDATA[Hoş geldin, nasılsın? Bugün, sevilmek denen şeyin parlak yüzünün nasıl bıçak olabildiğini konuşacağız; öyle sade, öyle doğrudan. Love‑bombing diye adlandırdığımız şey başlangıçta bir şenliktir: bir insanın dünyanı ışıklarla doldurması, sürekli onay vermesi, seni sanki daha önce hiç görülmemiş bir mucizeymişsin gibi kutsaması. Bu parlaklık başta sarhoş eder; kişi kendini yeniden doğmuş gibi hisseder, yaraları bir anda kapanmış gibi görünür. O anda dünya daha güzel, yarınlar daha olasıdır. Bir ilişki bir müzik gibi çalmaya başlar ve sen ritme kaptırırsın kendini. Bu ritim bağışlar, güven verir; beyin bu ritmi öğrenir, dopamin paketleri gelir ve her onay bir ödül gibidir. Sonra, bir yerde, parıltı kırılmaya başlar. İlk eleştiri bazen zararsız görünür; “abartıyorsun” der ya da “çok duygusalsın” diye bir cümle düşer. Küçük çatlaklar büyürken senin içindeki ses —“acaba ben mi yanlış yapıyorum?”— yükselir. Burada işin sinsi kısmı başlar: mimlenen sevgi, bağımlılık üretir; onay geri çekildiğinde, yarım kalmış bir ihtiyaç gibi acı verir. Bu acı, bir çekilme hissidir; bir tür duygusal yoksunluk. Tıpkı bağımlılıkta olduğu gibi, kaybedilen ödülü yeniden kazanma arayışı başlar. Sen değişmeye başlarsın — kendini ikna etme, düzeltme, daha iyi olmaya çalışma. Çünkü ilişkiyi kaybetmek, sadece bir insanı kaybetmek değildir; sosyal bir yerin, tanınmanın, hayata dair bir güvenin kaybıdır. İdealize‑devalue‑discard döngüsü, sadece bir manipülasyon şablonu değil; bu döngü bir kimliğin altından kazı yapar. Önce seni yükseltir, sonra oradan alır. Kimin suçlu olduğu meselesi bazen ikinci hatta üçüncü plandadır; ortaya çıkan gerçek, yıkımın sonuçlarıdır: güvenin azalır, benlik zedelenir, umut erozyona uğrar. Sartre’ın varoluşçuluğunda insanın “öz”ü eylemlerinin toplamıdır derdi; buradaki trajedi, kişinin eylemlerini ve duygularını sürekli olarak dışa bağımlı hale getirmesidir. Kendi değerini başkasının bakışlarına bağladığında, o bakış gidince sen de eksilirsin. Bu süreçte zamanın işleyişi tuhaftır — ilk hız, sonra donukluk. Başlangıçta her anın yoğunluğu seni sarar; her mesaj, her hediye bir anlam taşır. Sonra mesajlar azalır, övgüler kesilir, yerlerini küçük iğneler alır. “Seninle gurur duymuyorum” ya da “bunu sen yüzünden yapmak zorunda kaldım” gibi cümleler düşer. Küçük iğneler birikir; bir gün aniden soğukluk gelir; telefonlar cevaplanmaz, açıklama yoktur. Bu terkin şiddeti sadece ayrılıkla ölçülmez: terk, önce bir kişinin çevresini, sonra umutlarını, sonra yaşam isteğini terk etmektir. İnsan derin acı çekince mantığı kayar mı? Bazen evet. Yalnızlık, utanç ve değersizlik duyguları bir araya geldiğinde, bir kişi kendini görünmez hisseder. Sosyal destek eridikçe, kişinin çıkış yolları daralır. Kimin kapısını çalacağını bilemez. Buralarda, “niçin varım?” sorusu sadece felsefi bir soru olmaktan çıkar; yaşamı sürükleyen ağır bir ağırlığa dönüşür. Nietzsche’nin “Tanrı öldü” söylemi burada yankı bulur: geleneksel dayanaklar sarsıldığında insan kendi anlamını yeniden inşa etmek zorunda kalır — ama love‑bombing gibi ilişkiler o yeniden inşa fırsatını elinden alır. Bunu okuyanlar için bir gerçek daha söyleyeyim: bu dinamiklerin çoğu, kurbanın ayıbı değildir. İnsanlar sevilmek, onaylanmak, takdir edilmek ister; bu temel bir ihtiyaçtır. Failin yöntemleri ise ferdin zayıflıklarını, korkularını ve umutlarını kullanır. Bu, kişinin “aptal” olduğu anlamına gelmez; aksine, sevgiyi ve güveni takdir etmeye açık olduğu içindir. Yine de sonuç acıdır: arkadaşlıklar kopar, iş verimi düşer, sağlık bozulur; bazı insanlar bu yükü taşıyacak yerde kırılır. Eğer şimdi bu metni okuyanlardan biri böyle bir dönüşün içinde hissediyorsa: hissettiğin şey gerçek, yalnız değilsin ve utanılacak bir taraf yok. Yardım istemek zayıflık değil cesarettir. Birine açıl; bir arkadaş, bir aile üyesi, bir profesyonel. Mesajları, tarihleri, küçük kanıtları sakla — bunlar yargı değil, kendini dışa açma ve doğrulama araçlarıdır. Ve eğer şu an aklında kendine zarar verme düşünceleri varsa: 112’yi ara, bir acil servise git, yanında biri yoksa en azından güvendiğin birini ara. Faile sesleneyim: eğer sen ilişki içinde bu döngüyü yaratan taraftaysan, yaptığın şey küçücük bir oyun değil; bir insanın dünyasını paramparça eden bir davranış zinciri. Bunu durdur. Hesap ver. Profesyonel yardım al. Empati öğrenmek, sınırlar koymayı öğrenmek, diğerinin özerkliğini tanımak beceri işidir; öğrenilebilir ama önce dürüst olmak gerekir. “Ben böyleyim” bahaneleri, zarar görmüş insanların hayatını telafi etmez. İyileşme zordur ama mümkün. Küçük adımlarla başlar — kendine zaman vermek, eski ilişkileri yeniden değerlendirmek, terapiye gitmek. Camus’ün absürd dünyasında anlamsızlıkla yüzleşmek bitter ama aynı zamanda özgürleştiricidir; yaşamı yeniden kurmanın bir yolu vardır. Bu yeniden kurma sabır gerektirir: güven yeniden tesis edilir, sosyal ağlar onarılır, özsaygı adım adım geri gelir. Bu yazı, bir uyarı değil sadece; bir çağrı. Parıltıya kapılma, ama parıltıyı da tamamen kötüleme; insanın ihtiyacı olan sevgi gerçekse, onu ayırt edecek gözlerin olsun. Çevrendekilere dikkat et; birinin anlattıklarını küçümseme; bazen tek bir kulağın açık olması bir hayatı kurtarır. Ve son olarak, eğer sen kendi içindeki boşlukta kaybolduğunu hissediyorsan—konuş, söyle, elini uzat. Sessizce erimeye izin verme; bir hayat, bir umut, çoğu zaman küçük bir müdahale ile korunabilir. başka bir yazıda görüşmek üzere. iyi şanslar…]]></summary></entry><entry><title type="html">ve roller değişir, DARVO..</title><link href="https://akakadir.art/giris11.html" rel="alternate" type="text/html" title="ve roller değişir, DARVO.."/><published>2025-10-27T00:00:00+00:00</published><updated>2025-10-27T00:00:00+00:00</updated><id>https://akakadir.art/giris11</id><content type="html" xml:base="https://akakadir.art/giris11.html"><![CDATA[<p>Hoş geldin, nasılsın? Bugün seninle DARVO denen şey hakkında konuşacağız. Belki adını hiç duymamışsındır, belki de duymuşsundur ama tam olarak ne olduğunu bilmiyorsundur. Ama şunu söyleyebilirim ki, eğer hayatında bir kere olsun bu taktiğe maruz kalmışsan, o zaman zaten bu yazıyı okurken bir şeyler içinde titreyecek. Çünkü bazı acılar unutulmaz. Bazı yaralar kapanmaz. Ve bazı karanlıklar, bir kere içine girdi mi, bir daha çıkamazsın.</p> <p>DARVO, İngilizce “Deny, Attack, and Reverse Victim and Offender” ifadesinin kısaltması. Türkçe’si şu: İnkar et, saldır, kurban ile faili ters çevir. Ama bu sadece teknik bir tanım. Gerçekte DARVO, senin gerçekliğinin yok edilmesi demek. Senin varlığının sorgulanması demek. Senin kim olduğunun, ne hissettiğinin, neyin doğru neyin yanlış olduğunun çarpıtılması demek. Ve en sonunda, senin kendinden şüphe etmen demek. İşte en acısı bu. Kendinden şüphe etmek. Kendi zihnine güvenememek. Kendi algılarına inanamamak. Bu, bir tür ruhsal ölümdür aslında.</p> <p>Stefan Zweig, hayatının son yıllarında yazdığı mektuplarında sürekli bir şeyden bahsederdi: İçinde bir şeylerin kırıldığından, artık eski dünyaya ait olmadığından, kendini yabancı hissettiğinden. DARVO’ya maruz kalan bir insan da aynı şeyi yaşar. Artık kendi dünyasına ait değildir. Çünkü o dünya yıkılmıştır. Yerine, manipülatörün kurduğu sahte bir dünya vardır. Ve sen, o sahte dünyada kaybolmuş, kim olduğunu unutmuş bir gölge haline gelirsin.</p> <p>Sartre, “kötü niyet”ten bahsederdi. İnsanın kendi özgürlüğünden kaçmak için kendini kandırması. DARVO’da da bu var. Ama burada kendini kandıran sen değilsin. Seni kandıran, manipülatördür. O, kendi sorumluluğundan kaçmak için seni kullanır. Kendi yaptığı kötülüğü senin üzerine atar. Ve sen de, bir süre sonra, o yükü taşımaya başlarsın. “Belki de ben yanlış yaptım. Belki de ben onu bu hale getirdim. Belki de sorun bendedir.” İşte bu düşünceler başladığında, çöküş de başlamış demektir.</p> <p>İlk aşama inkardır. Manipülatör, yaptığını yapmadım der. “Böyle bir şey olmadı. Sen yanlış hatırlıyorsun. Sen hayal kuruyorsun. Sen her şeyi abartıyorsun.” Bu sözler basit yalanlar değildir. Bunlar, senin gerçekliğine yapılan saldırılardır. Freud, inkardan bahsederken en ilkel savunma mekanizmalarından biri olduğunu söylerdi. İnsan, kabul edemediği gerçekliği reddeder. Ama DARVO’da bu, başka bir boyut kazanır. Çünkü burada reddedilen, manipülatörün gerçekliği değil, senin gerçekliğindir. Sen yaşadın, sen gördün, sen hissettin. Ama o, “hayır, olmadı” diyor. Ve bir süre sonra, sen de kendi kendine sormaya başlıyorsun: “Acaba gerçekten mi olmadı?”</p> <p>İkinci aşama saldırıdır. Manipülatör inkar etmekle yetinmez. Sana saldırır. “Sen deliriyorsun. Sen hasta bir insansın. Sen her şeyi kişisel algılıyorsun. Sen paranoyaksın.” Bu sözler, senin zaten yorgun, zaten yıpranmış ruhunu daha da ezmeye yeter. Nietzsche, güç istencinden bahsederdi. İnsanın güç elde etme ve onu sürdürme arzusu. Manipülatör da bu arzuyla hareket eder. Seni zayıf düşürerek güçlenir. Seni küçülterek büyür. Seni yok ederek var olur. Ve sen, her saldırıda biraz daha küçülürsün, biraz daha yok olursun.</p> <p>Üçüncü aşama ise en yıkıcı olanıdır. Kurban ile failin ters çevrilmesi. Manipülatör artık kendini kurban olarak gösterir. “Sen bana çok acı çektiriyorsun. Sen beni incitiyorsun. Ben senin yüzünden çok kötü durumdayım.” Ve işte burada, son direnç de kırılır. Çünkü artık gerçekten kendini suçlu hissediyorsun. “Belki de gerçekten ben ona zarar veriyorum. Belki de ben kötü bir insanım.” Camus, absürdizmden bahsederken insanın anlam arayışının anlamsız bir evrende nasıl boşa çıktığını anlatırdı. DARVO’da da benzer bir durum var. Sen kendi gerçekliğini arıyorsun ama bulamıyorsun. Çünkü manipülatörün yarattığı sahte gerçeklik, senin gerçekliğini yutmuş durumda. Hangisi doğru, hangisi yanlış bilmiyorsun artık. Bu belirsizlik, seni varoluşsal bir boşluğa iter.</p> <p>Bu taktik, sadece bir manipülasyon oyunu değil. Bu, senin varlığına yapılan sistematik bir saldırıdır. Zamanla, kendi duygularına güvenemez hale gelirsin. “Acaba gerçekten ben mi aşırı tepki veriyorum?” “Acaba ben mi her şeyi yanlış anlıyorum?” Bu sorular, senin içinde bir kurt gibi kemirmeye başlar. Ve bir gün kendinle baş başa kaldığında, aynaya baktığında, orada yabancı birini görürsün. Tanımadığın birini. Çünkü artık sen değilsin o.</p> <p>Freud, süperego dediği içsel yargıçtan bahsederdi. Toplumun kurallarını içselleştirmiş, sürekli seni yargılayan bir ses. DARVO taktiğine maruz kalan biri, süperegosunun acımasız saldırısı altındadır. Çünkü manipülatörün suçlamaları, senin içindeki o yargıcı harekete geçirir. “Belki de o haklı. Belki de ben gerçekten kötüyüm. Belki de ben gerçekten sorunluyum.” Ve bu düşünceler, seni içten içe eritmeye başlar.</p> <p>Günlük hayatta bu nasıl görünür? Diyelim ki bir ilişkidesin. Partner sürekli yalan söylüyor, aldatıyor, seni duygusal olarak istismar ediyor. Sen bunu dile getirdiğinde ne oluyor? Önce “Ben öyle bir şey yapmadım, sen deliriyorsun” diyor. Sonra “Sen beni sürekli suçluyorsun, sen hasta bir insansın” diyor. En sonunda da “Sen bana çok acı çektiriyorsun, ben senin yüzünden çöküyorum” diyor. Ve sen? Sen artık kendi kendine soruyorsun: “Acaba gerçekten ben mi sorunluyum? Acaba ben mi onu bu hale getirdim?” İşte bu an, senin kaybetmeye başladığın andır.</p> <p>Ya da iş yerinde. Bir yönetici sana mobbing yapıyor. Sürekli seni küçük düşürüyor, aşağılıyor. Sen bunu şikayet ettiğinde, “Sen yanlış anlamışsın. Sen çok hassassın. Sen profesyonel değilsin” diyor. Sonra “Sen beni haksız yere suçlayarak itibarımı zedeliyorsun. Ben senin yüzünden hasta oldum” diyor. Ve sen? Sen artık işe gitmekten korkuyorsun. Çünkü belki de gerçekten sen sorunlusun. Belki de herkes haklı, sen haksızsın.</p> <p>Bu durumdan çıkmak kolay değil. Çünkü artık kendi gerçekliğine güvenmiyorsun. Nasıl güvenebilirsin ki? Herkes sana yanlış olduğunu söylüyor. Manipülatör öyle ustalıkla oyunu kurmuş ki, etrafındaki herkes onu haklı, seni haksız görüyor. Sen yalnızsın. Tamamen yalnız.</p> <p>Zweig, “Satranç” öyküsünde bir adamın zihinsel işkence altında nasıl çöktüğünü anlattı. DARVO da bir tür zihinsel işkencedir. Ama bu işkence görünmez. Dışarıdan bakan biri bunu göremez. Çünkü manipülatör, mükemmel bir maske takar. Toplumun gözünde o, kurban ve mazlumdur. Sen ise, zalim ve sorunlusun. Bu, senin yalnızlığını katlanılmaz hale getirir.</p> <p>Camus, Sisifos’tan bahsederdi. Taşını tepye çıkaran, sonra tekrar aşağı yuvarlanan ve yeniden başlayan adam. Anlamsız bir döngü. DARVO’dan kurtulmaya çalışan biri de benzer bir döngüdedir. Her gün yeniden başlamak zorunda. Her gün kendi gerçekliğine yeniden inanmaya çalışmak zorunda. Ama taş sürekli aşağı yuvarlanıyor. Çünkü manipülatör hala orada, hala seni çekiyor aşağı.</p> <p>Sartre, insanın özgür olduğunu söylerdi. Ama bu özgürlük, aynı zamanda bir lanettir. Çünkü özgürlükle birlikte sorumluluk gelir. DARVO’dan kurtulan biri, bu özgürlüğü ve sorumluluğu yeniden alır. Ama bu çok ağır bir yüktür. Çünkü artık kendi hayatını yeniden inşa etmek zorundasındır. Ve bu inşa, çok acı verici bir süreçtir.</p> <p>Nietzsche, “Tanrı öldü” derken modern insanın değerler krizini anlatıyordu. DARVO’nun kurbanı da benzer bir krizle karşı karşıyadır. Tüm değerleri çökmüştür. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilmez. Geriye sadece boşluk kalır. Anlamsızlık kalır. Ve bu boşluk, bazen dayanılmaz olur.</p> <p>Manipülatörden uzaklaşmak gerekir. Ama bu her zaman mümkün olmaz. Belki o, senin partnerin, ailendendir, işverendir. Ondan uzaklaşmak, her şeyini kaybetmek demek olabilir. Ama kalırsan, kendini kaybedersin. Bu ikilem, insanı çaresizliğe iter.</p> <p>Sonra, sağlıklı ilişkiler kurmak gerekir. Ama bu da zor. Çünkü artık kimseye güvenemiyorsun. Herkes potansiyel bir manipülatör gibi görünüyor. Bu, yalnızlığını derinleştiriyor.</p> <p>Terapi gerekir. Ama bazen terapi bile yetmiyor. Çünkü hasar çok derin. Yara çok büyük. Ve bazı yaralar, hiç kapanmıyor.</p> <p>Zweig, sonunda intihar etti. Çünkü artık yaşayamıyordu. Dünyası çökmüştü, eski değerler yok olmuştu. DARVO’nun kurbanları da bazen benzer düşüncelere kapılırlar. Çünkü acı çok büyüktür. Yük çok ağırdır. Ve bazen, sadece var olmak bile dayanılmaz hale gelir.</p> <p>DARVO, manipülasyonun en karanlık biçimlerinden biridir. Sadece psikolojik bir oyun değil, varoluşsal bir yıkımdır. Kişinin kendi gerçekliğini, kimliğini, varlığını yok eder. Kurban, bir anda kendini suçlu hisseder. Fail ise, masum kurban rolüne bürünür. Bu, ruhsal bir ölümdür. Ve bazen, bu ölüm fiziksel ölümden daha acı vericidir.</p> <p>Eğer bir ilişkide sürekli kendini suçlu hissediyorsan, kendi algılarını sorguluyorsan, karşındaki her zaman kurban görünüyorsa, belki de DARVO’nun kurbanısındır. Bu, senin hayatının sonu olabilir. Belki fiziksel olarak değil, ama ruhsal olarak.</p> <p>Kendi gerçekliğine güvenmeye çalış. Ama bu kolay değil. Hiç kolay değil. Gerekirse profesyonel yardım al. Ama bil ki, bazen hiçbir şey yetmez. Bazen acı çok büyüktür. Ve bazen, sadece hayatta kalmaya çalışmak bile bir zaferdir.</p> <p>Jennifer Freyd’in DARVO üzerine yaptığı akademik çalışmalara bakabilirsin. Ama bil ki, akademik metinler bu acıyı anlatmaya yetmez. Çünkü bu acı, yaşanarak anlaşılır.</p> <p>Bu yazımda DARVO’nun ne olduğunu ve neler yaptığını anlatmaya çalıştım. Bu karanlık gerçeklikle yüzleşmek zor. Ama gerekli.</p> <p>Başka bir yazıda görüşmek üzere.</p> <p>İyi şanslar…</p>]]></content><author><name>akakadir</name><email>kaddir@tuta.io</email></author><category term="manipülasyon"/><category term="genel"/><category term="psiko-saldırı"/><summary type="html"><![CDATA[Hoş geldin, nasılsın? Bugün seninle DARVO denen şey hakkında konuşacağız. Belki adını hiç duymamışsındır, belki de duymuşsundur ama tam olarak ne olduğunu bilmiyorsundur. Ama şunu söyleyebilirim ki, eğer hayatında bir kere olsun bu taktiğe maruz kalmışsan, o zaman zaten bu yazıyı okurken bir şeyler içinde titreyecek. Çünkü bazı acılar unutulmaz. Bazı yaralar kapanmaz. Ve bazı karanlıklar, bir kere içine girdi mi, bir daha çıkamazsın. DARVO, İngilizce “Deny, Attack, and Reverse Victim and Offender” ifadesinin kısaltması. Türkçe’si şu: İnkar et, saldır, kurban ile faili ters çevir. Ama bu sadece teknik bir tanım. Gerçekte DARVO, senin gerçekliğinin yok edilmesi demek. Senin varlığının sorgulanması demek. Senin kim olduğunun, ne hissettiğinin, neyin doğru neyin yanlış olduğunun çarpıtılması demek. Ve en sonunda, senin kendinden şüphe etmen demek. İşte en acısı bu. Kendinden şüphe etmek. Kendi zihnine güvenememek. Kendi algılarına inanamamak. Bu, bir tür ruhsal ölümdür aslında. Stefan Zweig, hayatının son yıllarında yazdığı mektuplarında sürekli bir şeyden bahsederdi: İçinde bir şeylerin kırıldığından, artık eski dünyaya ait olmadığından, kendini yabancı hissettiğinden. DARVO’ya maruz kalan bir insan da aynı şeyi yaşar. Artık kendi dünyasına ait değildir. Çünkü o dünya yıkılmıştır. Yerine, manipülatörün kurduğu sahte bir dünya vardır. Ve sen, o sahte dünyada kaybolmuş, kim olduğunu unutmuş bir gölge haline gelirsin. Sartre, “kötü niyet”ten bahsederdi. İnsanın kendi özgürlüğünden kaçmak için kendini kandırması. DARVO’da da bu var. Ama burada kendini kandıran sen değilsin. Seni kandıran, manipülatördür. O, kendi sorumluluğundan kaçmak için seni kullanır. Kendi yaptığı kötülüğü senin üzerine atar. Ve sen de, bir süre sonra, o yükü taşımaya başlarsın. “Belki de ben yanlış yaptım. Belki de ben onu bu hale getirdim. Belki de sorun bendedir.” İşte bu düşünceler başladığında, çöküş de başlamış demektir. İlk aşama inkardır. Manipülatör, yaptığını yapmadım der. “Böyle bir şey olmadı. Sen yanlış hatırlıyorsun. Sen hayal kuruyorsun. Sen her şeyi abartıyorsun.” Bu sözler basit yalanlar değildir. Bunlar, senin gerçekliğine yapılan saldırılardır. Freud, inkardan bahsederken en ilkel savunma mekanizmalarından biri olduğunu söylerdi. İnsan, kabul edemediği gerçekliği reddeder. Ama DARVO’da bu, başka bir boyut kazanır. Çünkü burada reddedilen, manipülatörün gerçekliği değil, senin gerçekliğindir. Sen yaşadın, sen gördün, sen hissettin. Ama o, “hayır, olmadı” diyor. Ve bir süre sonra, sen de kendi kendine sormaya başlıyorsun: “Acaba gerçekten mi olmadı?” İkinci aşama saldırıdır. Manipülatör inkar etmekle yetinmez. Sana saldırır. “Sen deliriyorsun. Sen hasta bir insansın. Sen her şeyi kişisel algılıyorsun. Sen paranoyaksın.” Bu sözler, senin zaten yorgun, zaten yıpranmış ruhunu daha da ezmeye yeter. Nietzsche, güç istencinden bahsederdi. İnsanın güç elde etme ve onu sürdürme arzusu. Manipülatör da bu arzuyla hareket eder. Seni zayıf düşürerek güçlenir. Seni küçülterek büyür. Seni yok ederek var olur. Ve sen, her saldırıda biraz daha küçülürsün, biraz daha yok olursun. Üçüncü aşama ise en yıkıcı olanıdır. Kurban ile failin ters çevrilmesi. Manipülatör artık kendini kurban olarak gösterir. “Sen bana çok acı çektiriyorsun. Sen beni incitiyorsun. Ben senin yüzünden çok kötü durumdayım.” Ve işte burada, son direnç de kırılır. Çünkü artık gerçekten kendini suçlu hissediyorsun. “Belki de gerçekten ben ona zarar veriyorum. Belki de ben kötü bir insanım.” Camus, absürdizmden bahsederken insanın anlam arayışının anlamsız bir evrende nasıl boşa çıktığını anlatırdı. DARVO’da da benzer bir durum var. Sen kendi gerçekliğini arıyorsun ama bulamıyorsun. Çünkü manipülatörün yarattığı sahte gerçeklik, senin gerçekliğini yutmuş durumda. Hangisi doğru, hangisi yanlış bilmiyorsun artık. Bu belirsizlik, seni varoluşsal bir boşluğa iter. Bu taktik, sadece bir manipülasyon oyunu değil. Bu, senin varlığına yapılan sistematik bir saldırıdır. Zamanla, kendi duygularına güvenemez hale gelirsin. “Acaba gerçekten ben mi aşırı tepki veriyorum?” “Acaba ben mi her şeyi yanlış anlıyorum?” Bu sorular, senin içinde bir kurt gibi kemirmeye başlar. Ve bir gün kendinle baş başa kaldığında, aynaya baktığında, orada yabancı birini görürsün. Tanımadığın birini. Çünkü artık sen değilsin o. Freud, süperego dediği içsel yargıçtan bahsederdi. Toplumun kurallarını içselleştirmiş, sürekli seni yargılayan bir ses. DARVO taktiğine maruz kalan biri, süperegosunun acımasız saldırısı altındadır. Çünkü manipülatörün suçlamaları, senin içindeki o yargıcı harekete geçirir. “Belki de o haklı. Belki de ben gerçekten kötüyüm. Belki de ben gerçekten sorunluyum.” Ve bu düşünceler, seni içten içe eritmeye başlar. Günlük hayatta bu nasıl görünür? Diyelim ki bir ilişkidesin. Partner sürekli yalan söylüyor, aldatıyor, seni duygusal olarak istismar ediyor. Sen bunu dile getirdiğinde ne oluyor? Önce “Ben öyle bir şey yapmadım, sen deliriyorsun” diyor. Sonra “Sen beni sürekli suçluyorsun, sen hasta bir insansın” diyor. En sonunda da “Sen bana çok acı çektiriyorsun, ben senin yüzünden çöküyorum” diyor. Ve sen? Sen artık kendi kendine soruyorsun: “Acaba gerçekten ben mi sorunluyum? Acaba ben mi onu bu hale getirdim?” İşte bu an, senin kaybetmeye başladığın andır. Ya da iş yerinde. Bir yönetici sana mobbing yapıyor. Sürekli seni küçük düşürüyor, aşağılıyor. Sen bunu şikayet ettiğinde, “Sen yanlış anlamışsın. Sen çok hassassın. Sen profesyonel değilsin” diyor. Sonra “Sen beni haksız yere suçlayarak itibarımı zedeliyorsun. Ben senin yüzünden hasta oldum” diyor. Ve sen? Sen artık işe gitmekten korkuyorsun. Çünkü belki de gerçekten sen sorunlusun. Belki de herkes haklı, sen haksızsın. Bu durumdan çıkmak kolay değil. Çünkü artık kendi gerçekliğine güvenmiyorsun. Nasıl güvenebilirsin ki? Herkes sana yanlış olduğunu söylüyor. Manipülatör öyle ustalıkla oyunu kurmuş ki, etrafındaki herkes onu haklı, seni haksız görüyor. Sen yalnızsın. Tamamen yalnız. Zweig, “Satranç” öyküsünde bir adamın zihinsel işkence altında nasıl çöktüğünü anlattı. DARVO da bir tür zihinsel işkencedir. Ama bu işkence görünmez. Dışarıdan bakan biri bunu göremez. Çünkü manipülatör, mükemmel bir maske takar. Toplumun gözünde o, kurban ve mazlumdur. Sen ise, zalim ve sorunlusun. Bu, senin yalnızlığını katlanılmaz hale getirir. Camus, Sisifos’tan bahsederdi. Taşını tepye çıkaran, sonra tekrar aşağı yuvarlanan ve yeniden başlayan adam. Anlamsız bir döngü. DARVO’dan kurtulmaya çalışan biri de benzer bir döngüdedir. Her gün yeniden başlamak zorunda. Her gün kendi gerçekliğine yeniden inanmaya çalışmak zorunda. Ama taş sürekli aşağı yuvarlanıyor. Çünkü manipülatör hala orada, hala seni çekiyor aşağı. Sartre, insanın özgür olduğunu söylerdi. Ama bu özgürlük, aynı zamanda bir lanettir. Çünkü özgürlükle birlikte sorumluluk gelir. DARVO’dan kurtulan biri, bu özgürlüğü ve sorumluluğu yeniden alır. Ama bu çok ağır bir yüktür. Çünkü artık kendi hayatını yeniden inşa etmek zorundasındır. Ve bu inşa, çok acı verici bir süreçtir. Nietzsche, “Tanrı öldü” derken modern insanın değerler krizini anlatıyordu. DARVO’nun kurbanı da benzer bir krizle karşı karşıyadır. Tüm değerleri çökmüştür. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilmez. Geriye sadece boşluk kalır. Anlamsızlık kalır. Ve bu boşluk, bazen dayanılmaz olur. Manipülatörden uzaklaşmak gerekir. Ama bu her zaman mümkün olmaz. Belki o, senin partnerin, ailendendir, işverendir. Ondan uzaklaşmak, her şeyini kaybetmek demek olabilir. Ama kalırsan, kendini kaybedersin. Bu ikilem, insanı çaresizliğe iter. Sonra, sağlıklı ilişkiler kurmak gerekir. Ama bu da zor. Çünkü artık kimseye güvenemiyorsun. Herkes potansiyel bir manipülatör gibi görünüyor. Bu, yalnızlığını derinleştiriyor. Terapi gerekir. Ama bazen terapi bile yetmiyor. Çünkü hasar çok derin. Yara çok büyük. Ve bazı yaralar, hiç kapanmıyor. Zweig, sonunda intihar etti. Çünkü artık yaşayamıyordu. Dünyası çökmüştü, eski değerler yok olmuştu. DARVO’nun kurbanları da bazen benzer düşüncelere kapılırlar. Çünkü acı çok büyüktür. Yük çok ağırdır. Ve bazen, sadece var olmak bile dayanılmaz hale gelir. DARVO, manipülasyonun en karanlık biçimlerinden biridir. Sadece psikolojik bir oyun değil, varoluşsal bir yıkımdır. Kişinin kendi gerçekliğini, kimliğini, varlığını yok eder. Kurban, bir anda kendini suçlu hisseder. Fail ise, masum kurban rolüne bürünür. Bu, ruhsal bir ölümdür. Ve bazen, bu ölüm fiziksel ölümden daha acı vericidir. Eğer bir ilişkide sürekli kendini suçlu hissediyorsan, kendi algılarını sorguluyorsan, karşındaki her zaman kurban görünüyorsa, belki de DARVO’nun kurbanısındır. Bu, senin hayatının sonu olabilir. Belki fiziksel olarak değil, ama ruhsal olarak. Kendi gerçekliğine güvenmeye çalış. Ama bu kolay değil. Hiç kolay değil. Gerekirse profesyonel yardım al. Ama bil ki, bazen hiçbir şey yetmez. Bazen acı çok büyüktür. Ve bazen, sadece hayatta kalmaya çalışmak bile bir zaferdir. Jennifer Freyd’in DARVO üzerine yaptığı akademik çalışmalara bakabilirsin. Ama bil ki, akademik metinler bu acıyı anlatmaya yetmez. Çünkü bu acı, yaşanarak anlaşılır. Bu yazımda DARVO’nun ne olduğunu ve neler yaptığını anlatmaya çalıştım. Bu karanlık gerçeklikle yüzleşmek zor. Ama gerekli. Başka bir yazıda görüşmek üzere. İyi şanslar…]]></summary></entry><entry><title type="html">trde veri güvenliği, panel?</title><link href="https://akakadir.art/giris9.html" rel="alternate" type="text/html" title="trde veri güvenliği, panel?"/><published>2025-10-24T00:00:00+00:00</published><updated>2025-10-24T00:00:00+00:00</updated><id>https://akakadir.art/giris9</id><content type="html" xml:base="https://akakadir.art/giris9.html"><![CDATA[<p><img src="https://i.ytimg.com/vi/5BzGetrwpoU/maxresdefault.jpg" alt=""/></p> <p>Hoşgeldin, bugün sana 15 yaşındaki çocukların devleti nasıl hacklediğini, 101 milyon kişinin verisini nasıl çaldığını ve Discord’un oyun platformundan nasıl Türkiye’nin darkweb’ine dönüştüğünü anlatacağım. Absürt evet, ama maalesef gerçek.</p> <p>Pandemi dönemi, 2020 yılı. Sokaklar bomboş, herkes evinde kilitli. 15 yaşındaki ergenler normalde sokakta top oynuyor olmalıydı fakat evlerinde bilgisayar başında FiveM diye bir oyunda server açıyorlar. Bu FiveM ne dersen, GTA 5’in modlu çoğaltılmış versiyonu gibi düşün. Bir sanal dünya kuruyorsun, insanlar geliyor burada polis, doktor, mafya rolü oynuyor. Sen de bu dünyanın tanrısısın, insanlar sana gerçek para veriyor sanal araba, sanal ev alabilmek için. Gerçek para diyorum, Visa ile falan ödeme yapıyorlar.</p> <p>Derken bir problem çıkıyor. Serverda hile kullanan çocuklar türüyor, item çalıyorlar, oyunu bozuyorlar. Normal hayatta olsa gidip bir iki tokat atarsın adama, ama sanal dünyada napcan? Karşındaki sadece adamın nickname’i. Telefonu yok, adresi yok, yok oğlu yok.</p> <p>Bizim server sahibi admin ne yapıyor peki? Sigorta acentesi sahibi tanıdığı var, gidiyor hileci çocuğun TC kimlik numarasını buluyor. Çocuğun yaş aralığını da biliyor nasılsa, sigorta acentesi panelinden arıyor, bu kadar. Ana adı, baba adı, adres, telefon, her şey. Bu bilgileri alıp Discord’a atıyor, o hileci o gece ortadan kayboluyor. Sunucuya bir daha girmemiş.</p> <p>O gece herkes bir şeyin farkına varıyor: kişisel veri denen şey silah olarak kullanılabiliyormuş. Mızrağa benzetebilirsin bunu. Önce savunma amaçlı kullanıyorsun, sonra saldırı silahına dönüşüyor.</p> <p>Bu noktadan sonra herkes delirmeye başlıyor. Sigorta acentelerinden veri çalınıyor, bazıları ikna edilerek bazıları bilgisayarlarına virüs bulaştırılarak. Bir ara oturuyor hayatsızın biri, bütün bu sorguları yapabilen bir panel icat ediyor. 2015 Mernis verisi var içinde, sigorta acentelerinden elde edilen güncel veriler var, e-devlet erişimleriyle elde edilen veriler var. Bu panel 2 oluyor, 3 oluyor, 5 oluyor, 10 oluyor. Çocuklar hesap paylaşım sistemi bile yazıyorlar ki panele erişim ucuza gelsin.</p> <p>2021 Nisanına geliyoruz. Birisi Discord’da bir sunucu açıyor. Adı: FiveM Kabe. İçinde FiveM piyasasındaki ne kadar isim yapmış, nam salmış admin, moderatör, oyuncu varsa hepsinin ifşa dosyası var. Ana adı, baba adı, adres, telefon, akraba bilgileri, her şey. Bir gecede 6000 kişi bu sunucuya doluşuyor. Herkes önce kendi adına bakıyor, “beni de ifşa etmişler mi acaba” diye. Sunucu o kadar popüler oluyor ki, yeterince prim alınca kapatıyorlar. Sonra yeniden açıyorlar, bu sefer adı direkt “Allah” oluyor. Evet, yanlış okumadın. İçinde ne ahlak var, ne de dini-milli değerlere saygı. Çünkü klavyenin arkasına saklandığın zaman, kimse seni bulamıyor (en azından böyle sanılıyor).</p> <p>Discord artık oyun iletişim platformu olmaktan çıkmış, Türkiye’nin kartel merkezi haline gelmiş durumda. Sosyal hayatı olmayan, arkadaş ortamında konum elde edemeyen çocuklar bilgisayar alanına yöneliyor, burada başarılı hissettikleri için daha fazla ileri gidiyorlar. İçlerinde biriken bütün pisliği, bütün etik olmayan düşünceleri anonimliğin arkasına saklanıp gerçeğe dönüştürüyorlar. Devlet? Devlet anlamıyor ki bunu. Discord’un altyapısı Türkiye’de değil, engelleyemiyorlar.</p> <p>Bir süre sonra işler zorbalığa kaymaya başlıyor. Hoşlandıkları kızın erkek arkadaşının bilgilerini buluyorlar, tehdit ediyorlar. Kendilerine yüz vermeyen kızları ifşa ediyorlar Discord’da. 13. kattan atlayarak intihar eden 15 yaşında bir genç kız haberi geliyor. Ama kimse durmuyor, çünkü çocuklar için bir sınır yok, korku algısı da yok. Ceza alacaklarını düşünmüyorlar, çünkü etraflarında kimse ceza almıyor.</p> <p>Bizim 15 yaşındaki adminimiz bir gün annesine gidip her şeyi anlatıyor. Kendi işlediği suçlar dahil bu grubun yaptığı her şeyi. Annesiyle beraber emniyete gidiyorlar. Önce kendi suçları işleniyor, sonra FiveM Kabe ve bu sunucuyu açan insanlarla alakalı ifade veriyor. FiveM Kabe’nin yöneticileri tutuklanıyor. Bizim ergen admin de adli kontrolle serbest kalıyor. İnsanlar mı? Galiba bitti düşüncesine kapılıyor.</p> <p>Lakin aylar sonra adli kontrol kalkıyor. Çocuk kendi içinde bir huzursuzluk yaşıyor çünkü bir kere o gücü tatmış. Buna güç zehirlenmesi de diyebilirsin, şeytan dürütüyor da. Discord’a giriyor, her şey bıraktığı gibi. Bu sefer FiveM sunucusu açmaya uğraşmıyor, direkt suç tarafından giriyor işin içine.</p> <p>Panellerden bahsetmiştik ya, çalıntı e-devlet giriş bilgileriyle sorgulama yapılan panellerden. Bizim admin de kendi panelini açıyor. Bir de Adanalı diye bir arkadaşı var, Discord’dan tanıştığı. Ailesi bir zamanlar 12 inçlik bir bilgisayar almış, çocuk kendi kendine yazılım öğrenmiş.</p> <p>Bunlar bir gün fark ediyor ki ortalıkta çok fazla e-devlet şifresi dolaşıyor. Ee napıyorlar? Bir Milli Eğitim müdürünün e-devlet bilgisiyle ÖSYM’ye giriyorlar. Sınav oluşturuyorlar, gözetmen eklerken TC giriyorlar, aradıkları kişinin bütün bilgileri geliyor.</p> <p>Tamam diyorlar, bunu otomatikleştirelim. Bir sistem yapıyorlar, bu sistem kendi ÖSYM’ye giriyor, sorguluyor, sonucu getiriyor. Daha Türkiye yapay zekayı 2023’te konuşmaya başlarken bunlar 2021’de yapay zeka koyuyor sisteme.</p> <p>Bu yapay zeka ne yapıyor? Devletin sistemlerindeki açıkları buluyor, oradan sızıyor, kişisel verileri çalıyor. Adı Libra. Bir tane e-devlet listesi veriyorsun, Libra NVİ’den sorgu yapıp sana getiriyor. Sonra Tapu Kadastro’yu görüyor, öğreniyor onu da. ELV’nin bütün sistemlerini öğrenmeye başlıyor.</p> <p>Tek bir problem var: e-Nabız’a giremiyor.</p> <p>Pandemi dönemiyle birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin en çok övündüğü yer e-Nabız’ın korunaklı olması. Bizim ergenlerimizi en fazla zorlayan yer de e-Nabız oluyor. HSYS’ye Libra giremiyor. Halk Sağlığı Yönetim Sistemini alıp bir panele entegre edemedik düşüncesi çıldırtıyor bunları.</p> <p>Takıntılı iki gençten bahsediyoruz. E-Nabız’a giremedikleri için birdenbire bunu takıntı haline getiriyorlar. Günlerce sürekli saldırı düzenliyorlar. Bir türlü başaramıyorlar. Ta ki çok basit bir yöntemi keşfedinceye kadar.</p> <p>Halk Sağlığı Yönetim Sistemine ait sistemler iki aşamalı doğrulama yöntemiyle korunuyor. Bu ne demek? TC-şifre bilgisine sahip olan bir kişi direkt olarak sisteme alınmıyor. Ekstra bir güvenlik önlemiyle buna erişmesi gerek. Yani sen benim şifremi biliyorsun, giriyorsun, bu yeterli olmuyor. Ekstra benim telefonuma, mail adresime bir kod gelmesi gerekiyor. İşte iki aşamalı doğrulama bu.</p> <p>Adanalı şunu fark ediyor. HSYS’de bir TC kimlik numarası girip şifremi unuttum dediğinde o TC kimlik numarasının sahibine giden doğrulama kodu, F12’ye bastığında direkt konsolda görünüyor. Evet, F12’ye basıyorsun, Chrome’un konsolu açılıyor, kod orada duruyor. Bu kadar basit.</p> <p>O gece itibariyle artık e-Nabız üzerinden önce 50, 100 derken büyük rakamlara kadar kişisel verileri bir anda çalıp kendi panellerine aktarmaya başlıyorlar.</p> <p>Tabii bu saldırıları Sağlık Bakanlığı fark ediyor. Devlet bir anda alarma geçiyor. Çünkü iki şehirden, İstanbul’dan ve Adana’dan e-Nabız’a saldırı geldiğini fark ediyorlar. Ve birdenbire bu saldırıları önleyemedikleri için, ben hatırlatayım ki bir süre e-Nabız’a ve e-devlet’e girememiştik. 3 gün kapalı kalmıştı. HSYS bu sürede bütün sistemini değiştirdi, baştan aşağıya bütün altyapısı yenilendi.</p> <p>Altyapı değişince bizim admin bu işi bırakıyor. Diyorlar ki tamam, NVİ var, Medula var, başka sistemler var, buna da dokunmayalım. 10 gün geç geliyordu e-Nabız’dan reçete, kimse fark etmiyordu.</p> <p>Sonra Adanalı çıkıyor, diyor ki eski altyapıdan açık bırakmışlar. TC’den adam sorgulayabiliyorsun.</p> <p>E-Nabız’ı ve e-devlet’i kapattıkları süreçte yeni sisteme geçen devlet eski sistemi kapatmayı unutuyor. Ve güvenliksiz bir dünyada eski sistem “hacklesene beni” dercesine Adanalı ya da benzerlerini bekliyor. Doğrulama istiyor, evet, bir hesapla doğrulama yapman lazım. Ama limiti yok. Normalde HSYS’ye girersin, kişi sorgularsın, bir daha sorgularsın, der ki sana dur. Ama eski sistemde limit yok.</p> <p>Adanalı bunu yakalamış. Telefon açıyor bizim admine. Diyor ki, “abi 116 milyon istek atacağım bir yere ama bunu dağınık bir şekilde yapmam lazım, hesaplar patlamamalı.” Bizim admin orada anlıyor ki HSYS’yi çekecek. Çünkü tam o dönemde Hacker Dede diye biri Türkiye’deki bütün Türkiye vatandaşlarının GSM-TC eşleştirmelerinin olduğu bir database sızdırmış. Dolayısıyla nereden bakarsan bak neredeyse bütün Türkiye vatandaşlarının telefon numaraları ve TC’leri eşleşmiş halde internette var. Adanalı 6 günde HSYS’nin açık bıraktığı yerden bütün Türkiye’yi çekiyor.</p> <p>Daha öncesinde kuyudan kovayla su çekmeye çalışırken bu kez kuyunun tamamı Adanalı’nın eline geçmiş oluyor. O da sadece devletteki birkaç kişinin hatası, güvenliksiz bir alan yaratılmış olması ve belki de Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük siber açığı olan e-Nabız’ın eski halinin savunmasız bırakılması.</p> <p>108 milyon kişinin kişisel verileri çalındı. Kimlik numarasından adrese kadar en mahrem bilgileri. Ama bunu 15 yaşında bir çocuk yaptı. Ruslar değil, devletler değil. 12 inçlik bir laptopla, odasından çıkmayan bir çocuk yaptı.</p> <p>Normal bir ülkede devletin verilerinin olduğu bir sisteme USB bile takamazsın. Soktuğun anda operasyon yaparlar, gözaltına alırlar. Ama bizde herkes evinden bu sistemlere bağlanabiliyor.</p> <p>Devleti yönetenler, bu sistemleri yönetenler inanılmaz derecede bu sistemlerden uzak ve bunun neye neden olabileceği konusunda en ufak fikre bile sahip değil. Bir yetkiliyle konuştuğunda o zamanın Ulaştırma Bakanlığı’ndan demiş ki “kişisel veriler çalındıysa ne oldu? Ne gibi zarar oldu?” Devletin yetkilisi söylüyor bunu.</p> <p>Adanalı’nın elinde 101 milyon kişinin verisi var ve Libra gibi müthiş bir yapay zekalı yazılım var. Çok büyük bir gücü elinde tutuyor ama sonuçta çocuk ne yapacak? Bu kadar veriyi 15-16 yaşındaki bir çocuk ne yapabilir ki?</p> <p>Kısa süre sonra bu panel işleriyle uğraşan kişiler bunu duyuyor. Bu çocuğu korku, şantaj veya başka türlü yollarla ikna ederek bu bilgileri kendilerine çektikleri zaman işte esas film burada kopuyor. Artık bu iş onların abi dediği kişilerin eline geçiyor. Artık onlar da bu verilerle para kazanmaya veya bunu daha üst seviyeye taşımaya başlıyor. Bu noktada masumiyet diye bir şey artık kalmıyor.</p> <p>Bu çocuğa böyle çöktükleri gibi 101 milyon kişinin verisiyle birlikte Libra’yı Adanalı’nın elinden alıyorlar. Ve artık Libra tam anlamıyla suç dünyasına hizmet edecek bir panele dönüşüyor.</p> <p>Ele geçirildikten hemen sonra ortaya üç farklı panel hizmeti çıkıyor. Kedicik oluyor, Javex oluyor, Next City oluyor. Paneller tabii kendi içerisinde çok büyük hizmetler de sunmaya başlıyor. Geriye dönüp baktığımız zaman o 15 yaşındaki çocuğun sunucuları ifşa etmek için kullandığı Libra yazılımı günümüze panel olarak yetişmiş oluyor.</p> <p>Öyle bir sistem geliştirmişler ki siber zorbalık ve şantaj paneli şeklinde bir siteyle karşılaşıyoruz. Mesela site üzerinde bir kişinin numarasını yazdığın zaman o kişinin bütün yakınlarına mesaj gidebiliyor. “Şu kişinin çıplak fotoğrafı mevcuttur” şeklinde mesajlar gidebiliyor. Siber zorbalık paketleri mevcut. 5000 liraya sahte ihbarlar, yakınlarınıza “bu kişi tacizcidir” şeklinde mesajlar. Bir sektör, bir hizmet dalı oluşmaya başlıyor.</p> <p>Bunu ilk kullanmaya başlayanlar avukatlar. Hatta şöyle söyleyeyim, bunu yapanların bazısı milletvekillerinin avukat şirketleri. Bunlarda paneller var. Panellerinden aradıkları kişinin açık adresine, yakınlarına, her şeyine kadar buluyorlar. Mesela birine küfür ettin, sadece atıyorum ismin Ali Çelik. Profiline giriyor, atıyorum Malatya’da yaşıyor. Malatya’da Ali Çelik sorgusu oluştu bile, fotoğrafına giriyor. Yanındaki kişiye bakıyor, Zeki Çelik. Panelden bakıyor, Ali Çelik’in akrabası Zeki Çelik. Yaşlarına bakıyor, yaşlarına baktığında görüyor, örtüşüyor. Diyor ki budur.</p> <p>Şu an USB belleğe 100 milyon kişinin verisini atabiliyorsun. Türkiye’de ne kadar avukat var? Yüz binlerce. Bu yüz binlerden %10’u bunu istesin. %10’u ne kadar yapar? 10 bin yapar. 10 bin kişiye 5 bin liradan satsan ne kadar yapıyor? 50 milyon. Para burada gördün mü? Ve bunlar hazır müşteri.</p> <p>Bu paneller ve bu panellerden bazı suç gruplarına sunulan bilgiler kriminal dünyayı, kriminal dünyanın bütün skalalarını besliyor. Siber zorbalıktan çocuk istismarına, cinayetten organize suç örgütlerine, uyuşturucudan dolandırıcılığa bütün suç gruplarının ortak beslendiği tek nokta.</p> <p>8 kişilik bir aile yok oldu. Bahtiyar Aladağ bu cinayetleri işledi, ardından da intihar etti kafasına sıkarak. Soruşturmayı yürüten savcı makamında ölümle tehdit edildi. Kişisel ve ailevi bilgilerinin tehdit edilmeden 3 gün önce sistemden sorgulandığı ortaya çıktı.</p> <p>Savcının odasına gidilip “senin çocuğun takip ediliyor, şu takip ediliyor, bu takip ediliyor” deniyor. Kim bilebilir ki o kişinin ailesinin nereden nereye nasıl gittiğini? Polis de söylemiş olabilir, o da söylemiş olabilir. Ama onun bunu söylemesine gerek yok, zaten o bilgiler geziyor. Burada kimin güvenirliği var? Kim emniyette?</p> <p>O büyük veri kaybıyla birlikte aslında şunu gördük. Devlet bunu duyduğu halde üç maymun oynadı. Görmedim, duymadım, bilmiyorum. Ama özellikle o süreçte yayıncılar ön plana çıktı. İlk başta Twitch dünyasında bu konuşulmaya başladı. Doğru mudur, değil midir? İnsanlar akıllarında erdiremiyorlar. Bu kadar büyük bir veri devletten gerçekten de çalmış olabilir mi?</p> <p>Anlaşılıyor ki kişisel veriler 16-17 yaşında çocukların elinde ve devletle alay ediyorlar. “3000 yıllık devlet” diyorlar ya, işte 3000 yıllık devletle 17 yaşındaki çocuklar dalga geçiyor. Herkes verileri çalıyor, herkes bir şeylerden bir şeyler buluyor. Çünkü bunların denetimi yok. Ciddi olarak bunun nerelere mal olacağını anlayabilecek kapasitede bir devlet aklı yok.</p> <p>Bu yazımda sana 15 yaşındaki çocukların devleti nasıl hacklediğini, 101 milyon kişinin verisini nasıl çaldığını ve Discord’un Türkiye’nin darkweb’ine nasıl dönüştüğünden bahsettim.</p> <p>Başka bir yazıda tekrar görüşmek üzere.</p> <p>Kendine iyi bak, iyi şanslar.</p>]]></content><author><name>akakadir</name><email>kaddir@tuta.io</email></author><category term="yazılım"/><category term="genel"/><category term="araçlar"/><category term="siyah-şapka"/><category term="anlatım"/><summary type="html"><![CDATA[Hoşgeldin, bugün sana 15 yaşındaki çocukların devleti nasıl hacklediğini, 101 milyon kişinin verisini nasıl çaldığını ve Discord’un oyun platformundan nasıl Türkiye’nin darkweb’ine dönüştüğünü anlatacağım. Absürt evet, ama maalesef gerçek. Pandemi dönemi, 2020 yılı. Sokaklar bomboş, herkes evinde kilitli. 15 yaşındaki ergenler normalde sokakta top oynuyor olmalıydı fakat evlerinde bilgisayar başında FiveM diye bir oyunda server açıyorlar. Bu FiveM ne dersen, GTA 5’in modlu çoğaltılmış versiyonu gibi düşün. Bir sanal dünya kuruyorsun, insanlar geliyor burada polis, doktor, mafya rolü oynuyor. Sen de bu dünyanın tanrısısın, insanlar sana gerçek para veriyor sanal araba, sanal ev alabilmek için. Gerçek para diyorum, Visa ile falan ödeme yapıyorlar. Derken bir problem çıkıyor. Serverda hile kullanan çocuklar türüyor, item çalıyorlar, oyunu bozuyorlar. Normal hayatta olsa gidip bir iki tokat atarsın adama, ama sanal dünyada napcan? Karşındaki sadece adamın nickname’i. Telefonu yok, adresi yok, yok oğlu yok. Bizim server sahibi admin ne yapıyor peki? Sigorta acentesi sahibi tanıdığı var, gidiyor hileci çocuğun TC kimlik numarasını buluyor. Çocuğun yaş aralığını da biliyor nasılsa, sigorta acentesi panelinden arıyor, bu kadar. Ana adı, baba adı, adres, telefon, her şey. Bu bilgileri alıp Discord’a atıyor, o hileci o gece ortadan kayboluyor. Sunucuya bir daha girmemiş. O gece herkes bir şeyin farkına varıyor: kişisel veri denen şey silah olarak kullanılabiliyormuş. Mızrağa benzetebilirsin bunu. Önce savunma amaçlı kullanıyorsun, sonra saldırı silahına dönüşüyor. Bu noktadan sonra herkes delirmeye başlıyor. Sigorta acentelerinden veri çalınıyor, bazıları ikna edilerek bazıları bilgisayarlarına virüs bulaştırılarak. Bir ara oturuyor hayatsızın biri, bütün bu sorguları yapabilen bir panel icat ediyor. 2015 Mernis verisi var içinde, sigorta acentelerinden elde edilen güncel veriler var, e-devlet erişimleriyle elde edilen veriler var. Bu panel 2 oluyor, 3 oluyor, 5 oluyor, 10 oluyor. Çocuklar hesap paylaşım sistemi bile yazıyorlar ki panele erişim ucuza gelsin. 2021 Nisanına geliyoruz. Birisi Discord’da bir sunucu açıyor. Adı: FiveM Kabe. İçinde FiveM piyasasındaki ne kadar isim yapmış, nam salmış admin, moderatör, oyuncu varsa hepsinin ifşa dosyası var. Ana adı, baba adı, adres, telefon, akraba bilgileri, her şey. Bir gecede 6000 kişi bu sunucuya doluşuyor. Herkes önce kendi adına bakıyor, “beni de ifşa etmişler mi acaba” diye. Sunucu o kadar popüler oluyor ki, yeterince prim alınca kapatıyorlar. Sonra yeniden açıyorlar, bu sefer adı direkt “Allah” oluyor. Evet, yanlış okumadın. İçinde ne ahlak var, ne de dini-milli değerlere saygı. Çünkü klavyenin arkasına saklandığın zaman, kimse seni bulamıyor (en azından böyle sanılıyor). Discord artık oyun iletişim platformu olmaktan çıkmış, Türkiye’nin kartel merkezi haline gelmiş durumda. Sosyal hayatı olmayan, arkadaş ortamında konum elde edemeyen çocuklar bilgisayar alanına yöneliyor, burada başarılı hissettikleri için daha fazla ileri gidiyorlar. İçlerinde biriken bütün pisliği, bütün etik olmayan düşünceleri anonimliğin arkasına saklanıp gerçeğe dönüştürüyorlar. Devlet? Devlet anlamıyor ki bunu. Discord’un altyapısı Türkiye’de değil, engelleyemiyorlar. Bir süre sonra işler zorbalığa kaymaya başlıyor. Hoşlandıkları kızın erkek arkadaşının bilgilerini buluyorlar, tehdit ediyorlar. Kendilerine yüz vermeyen kızları ifşa ediyorlar Discord’da. 13. kattan atlayarak intihar eden 15 yaşında bir genç kız haberi geliyor. Ama kimse durmuyor, çünkü çocuklar için bir sınır yok, korku algısı da yok. Ceza alacaklarını düşünmüyorlar, çünkü etraflarında kimse ceza almıyor. Bizim 15 yaşındaki adminimiz bir gün annesine gidip her şeyi anlatıyor. Kendi işlediği suçlar dahil bu grubun yaptığı her şeyi. Annesiyle beraber emniyete gidiyorlar. Önce kendi suçları işleniyor, sonra FiveM Kabe ve bu sunucuyu açan insanlarla alakalı ifade veriyor. FiveM Kabe’nin yöneticileri tutuklanıyor. Bizim ergen admin de adli kontrolle serbest kalıyor. İnsanlar mı? Galiba bitti düşüncesine kapılıyor. Lakin aylar sonra adli kontrol kalkıyor. Çocuk kendi içinde bir huzursuzluk yaşıyor çünkü bir kere o gücü tatmış. Buna güç zehirlenmesi de diyebilirsin, şeytan dürütüyor da. Discord’a giriyor, her şey bıraktığı gibi. Bu sefer FiveM sunucusu açmaya uğraşmıyor, direkt suç tarafından giriyor işin içine. Panellerden bahsetmiştik ya, çalıntı e-devlet giriş bilgileriyle sorgulama yapılan panellerden. Bizim admin de kendi panelini açıyor. Bir de Adanalı diye bir arkadaşı var, Discord’dan tanıştığı. Ailesi bir zamanlar 12 inçlik bir bilgisayar almış, çocuk kendi kendine yazılım öğrenmiş. Bunlar bir gün fark ediyor ki ortalıkta çok fazla e-devlet şifresi dolaşıyor. Ee napıyorlar? Bir Milli Eğitim müdürünün e-devlet bilgisiyle ÖSYM’ye giriyorlar. Sınav oluşturuyorlar, gözetmen eklerken TC giriyorlar, aradıkları kişinin bütün bilgileri geliyor. Tamam diyorlar, bunu otomatikleştirelim. Bir sistem yapıyorlar, bu sistem kendi ÖSYM’ye giriyor, sorguluyor, sonucu getiriyor. Daha Türkiye yapay zekayı 2023’te konuşmaya başlarken bunlar 2021’de yapay zeka koyuyor sisteme. Bu yapay zeka ne yapıyor? Devletin sistemlerindeki açıkları buluyor, oradan sızıyor, kişisel verileri çalıyor. Adı Libra. Bir tane e-devlet listesi veriyorsun, Libra NVİ’den sorgu yapıp sana getiriyor. Sonra Tapu Kadastro’yu görüyor, öğreniyor onu da. ELV’nin bütün sistemlerini öğrenmeye başlıyor. Tek bir problem var: e-Nabız’a giremiyor. Pandemi dönemiyle birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin en çok övündüğü yer e-Nabız’ın korunaklı olması. Bizim ergenlerimizi en fazla zorlayan yer de e-Nabız oluyor. HSYS’ye Libra giremiyor. Halk Sağlığı Yönetim Sistemini alıp bir panele entegre edemedik düşüncesi çıldırtıyor bunları. Takıntılı iki gençten bahsediyoruz. E-Nabız’a giremedikleri için birdenbire bunu takıntı haline getiriyorlar. Günlerce sürekli saldırı düzenliyorlar. Bir türlü başaramıyorlar. Ta ki çok basit bir yöntemi keşfedinceye kadar. Halk Sağlığı Yönetim Sistemine ait sistemler iki aşamalı doğrulama yöntemiyle korunuyor. Bu ne demek? TC-şifre bilgisine sahip olan bir kişi direkt olarak sisteme alınmıyor. Ekstra bir güvenlik önlemiyle buna erişmesi gerek. Yani sen benim şifremi biliyorsun, giriyorsun, bu yeterli olmuyor. Ekstra benim telefonuma, mail adresime bir kod gelmesi gerekiyor. İşte iki aşamalı doğrulama bu. Adanalı şunu fark ediyor. HSYS’de bir TC kimlik numarası girip şifremi unuttum dediğinde o TC kimlik numarasının sahibine giden doğrulama kodu, F12’ye bastığında direkt konsolda görünüyor. Evet, F12’ye basıyorsun, Chrome’un konsolu açılıyor, kod orada duruyor. Bu kadar basit. O gece itibariyle artık e-Nabız üzerinden önce 50, 100 derken büyük rakamlara kadar kişisel verileri bir anda çalıp kendi panellerine aktarmaya başlıyorlar. Tabii bu saldırıları Sağlık Bakanlığı fark ediyor. Devlet bir anda alarma geçiyor. Çünkü iki şehirden, İstanbul’dan ve Adana’dan e-Nabız’a saldırı geldiğini fark ediyorlar. Ve birdenbire bu saldırıları önleyemedikleri için, ben hatırlatayım ki bir süre e-Nabız’a ve e-devlet’e girememiştik. 3 gün kapalı kalmıştı. HSYS bu sürede bütün sistemini değiştirdi, baştan aşağıya bütün altyapısı yenilendi. Altyapı değişince bizim admin bu işi bırakıyor. Diyorlar ki tamam, NVİ var, Medula var, başka sistemler var, buna da dokunmayalım. 10 gün geç geliyordu e-Nabız’dan reçete, kimse fark etmiyordu. Sonra Adanalı çıkıyor, diyor ki eski altyapıdan açık bırakmışlar. TC’den adam sorgulayabiliyorsun. E-Nabız’ı ve e-devlet’i kapattıkları süreçte yeni sisteme geçen devlet eski sistemi kapatmayı unutuyor. Ve güvenliksiz bir dünyada eski sistem “hacklesene beni” dercesine Adanalı ya da benzerlerini bekliyor. Doğrulama istiyor, evet, bir hesapla doğrulama yapman lazım. Ama limiti yok. Normalde HSYS’ye girersin, kişi sorgularsın, bir daha sorgularsın, der ki sana dur. Ama eski sistemde limit yok. Adanalı bunu yakalamış. Telefon açıyor bizim admine. Diyor ki, “abi 116 milyon istek atacağım bir yere ama bunu dağınık bir şekilde yapmam lazım, hesaplar patlamamalı.” Bizim admin orada anlıyor ki HSYS’yi çekecek. Çünkü tam o dönemde Hacker Dede diye biri Türkiye’deki bütün Türkiye vatandaşlarının GSM-TC eşleştirmelerinin olduğu bir database sızdırmış. Dolayısıyla nereden bakarsan bak neredeyse bütün Türkiye vatandaşlarının telefon numaraları ve TC’leri eşleşmiş halde internette var. Adanalı 6 günde HSYS’nin açık bıraktığı yerden bütün Türkiye’yi çekiyor. Daha öncesinde kuyudan kovayla su çekmeye çalışırken bu kez kuyunun tamamı Adanalı’nın eline geçmiş oluyor. O da sadece devletteki birkaç kişinin hatası, güvenliksiz bir alan yaratılmış olması ve belki de Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük siber açığı olan e-Nabız’ın eski halinin savunmasız bırakılması. 108 milyon kişinin kişisel verileri çalındı. Kimlik numarasından adrese kadar en mahrem bilgileri. Ama bunu 15 yaşında bir çocuk yaptı. Ruslar değil, devletler değil. 12 inçlik bir laptopla, odasından çıkmayan bir çocuk yaptı. Normal bir ülkede devletin verilerinin olduğu bir sisteme USB bile takamazsın. Soktuğun anda operasyon yaparlar, gözaltına alırlar. Ama bizde herkes evinden bu sistemlere bağlanabiliyor. Devleti yönetenler, bu sistemleri yönetenler inanılmaz derecede bu sistemlerden uzak ve bunun neye neden olabileceği konusunda en ufak fikre bile sahip değil. Bir yetkiliyle konuştuğunda o zamanın Ulaştırma Bakanlığı’ndan demiş ki “kişisel veriler çalındıysa ne oldu? Ne gibi zarar oldu?” Devletin yetkilisi söylüyor bunu. Adanalı’nın elinde 101 milyon kişinin verisi var ve Libra gibi müthiş bir yapay zekalı yazılım var. Çok büyük bir gücü elinde tutuyor ama sonuçta çocuk ne yapacak? Bu kadar veriyi 15-16 yaşındaki bir çocuk ne yapabilir ki? Kısa süre sonra bu panel işleriyle uğraşan kişiler bunu duyuyor. Bu çocuğu korku, şantaj veya başka türlü yollarla ikna ederek bu bilgileri kendilerine çektikleri zaman işte esas film burada kopuyor. Artık bu iş onların abi dediği kişilerin eline geçiyor. Artık onlar da bu verilerle para kazanmaya veya bunu daha üst seviyeye taşımaya başlıyor. Bu noktada masumiyet diye bir şey artık kalmıyor. Bu çocuğa böyle çöktükleri gibi 101 milyon kişinin verisiyle birlikte Libra’yı Adanalı’nın elinden alıyorlar. Ve artık Libra tam anlamıyla suç dünyasına hizmet edecek bir panele dönüşüyor. Ele geçirildikten hemen sonra ortaya üç farklı panel hizmeti çıkıyor. Kedicik oluyor, Javex oluyor, Next City oluyor. Paneller tabii kendi içerisinde çok büyük hizmetler de sunmaya başlıyor. Geriye dönüp baktığımız zaman o 15 yaşındaki çocuğun sunucuları ifşa etmek için kullandığı Libra yazılımı günümüze panel olarak yetişmiş oluyor. Öyle bir sistem geliştirmişler ki siber zorbalık ve şantaj paneli şeklinde bir siteyle karşılaşıyoruz. Mesela site üzerinde bir kişinin numarasını yazdığın zaman o kişinin bütün yakınlarına mesaj gidebiliyor. “Şu kişinin çıplak fotoğrafı mevcuttur” şeklinde mesajlar gidebiliyor. Siber zorbalık paketleri mevcut. 5000 liraya sahte ihbarlar, yakınlarınıza “bu kişi tacizcidir” şeklinde mesajlar. Bir sektör, bir hizmet dalı oluşmaya başlıyor. Bunu ilk kullanmaya başlayanlar avukatlar. Hatta şöyle söyleyeyim, bunu yapanların bazısı milletvekillerinin avukat şirketleri. Bunlarda paneller var. Panellerinden aradıkları kişinin açık adresine, yakınlarına, her şeyine kadar buluyorlar. Mesela birine küfür ettin, sadece atıyorum ismin Ali Çelik. Profiline giriyor, atıyorum Malatya’da yaşıyor. Malatya’da Ali Çelik sorgusu oluştu bile, fotoğrafına giriyor. Yanındaki kişiye bakıyor, Zeki Çelik. Panelden bakıyor, Ali Çelik’in akrabası Zeki Çelik. Yaşlarına bakıyor, yaşlarına baktığında görüyor, örtüşüyor. Diyor ki budur. Şu an USB belleğe 100 milyon kişinin verisini atabiliyorsun. Türkiye’de ne kadar avukat var? Yüz binlerce. Bu yüz binlerden %10’u bunu istesin. %10’u ne kadar yapar? 10 bin yapar. 10 bin kişiye 5 bin liradan satsan ne kadar yapıyor? 50 milyon. Para burada gördün mü? Ve bunlar hazır müşteri. Bu paneller ve bu panellerden bazı suç gruplarına sunulan bilgiler kriminal dünyayı, kriminal dünyanın bütün skalalarını besliyor. Siber zorbalıktan çocuk istismarına, cinayetten organize suç örgütlerine, uyuşturucudan dolandırıcılığa bütün suç gruplarının ortak beslendiği tek nokta. 8 kişilik bir aile yok oldu. Bahtiyar Aladağ bu cinayetleri işledi, ardından da intihar etti kafasına sıkarak. Soruşturmayı yürüten savcı makamında ölümle tehdit edildi. Kişisel ve ailevi bilgilerinin tehdit edilmeden 3 gün önce sistemden sorgulandığı ortaya çıktı. Savcının odasına gidilip “senin çocuğun takip ediliyor, şu takip ediliyor, bu takip ediliyor” deniyor. Kim bilebilir ki o kişinin ailesinin nereden nereye nasıl gittiğini? Polis de söylemiş olabilir, o da söylemiş olabilir. Ama onun bunu söylemesine gerek yok, zaten o bilgiler geziyor. Burada kimin güvenirliği var? Kim emniyette? O büyük veri kaybıyla birlikte aslında şunu gördük. Devlet bunu duyduğu halde üç maymun oynadı. Görmedim, duymadım, bilmiyorum. Ama özellikle o süreçte yayıncılar ön plana çıktı. İlk başta Twitch dünyasında bu konuşulmaya başladı. Doğru mudur, değil midir? İnsanlar akıllarında erdiremiyorlar. Bu kadar büyük bir veri devletten gerçekten de çalmış olabilir mi? Anlaşılıyor ki kişisel veriler 16-17 yaşında çocukların elinde ve devletle alay ediyorlar. “3000 yıllık devlet” diyorlar ya, işte 3000 yıllık devletle 17 yaşındaki çocuklar dalga geçiyor. Herkes verileri çalıyor, herkes bir şeylerden bir şeyler buluyor. Çünkü bunların denetimi yok. Ciddi olarak bunun nerelere mal olacağını anlayabilecek kapasitede bir devlet aklı yok. Bu yazımda sana 15 yaşındaki çocukların devleti nasıl hacklediğini, 101 milyon kişinin verisini nasıl çaldığını ve Discord’un Türkiye’nin darkweb’ine nasıl dönüştüğünden bahsettim. Başka bir yazıda tekrar görüşmek üzere. Kendine iyi bak, iyi şanslar.]]></summary></entry><entry><title type="html">nedir? Cookie ve Muadilleri</title><link href="https://akakadir.art/baslangic9.html" rel="alternate" type="text/html" title="nedir? Cookie ve Muadilleri"/><published>2025-10-14T00:00:00+00:00</published><updated>2025-10-14T00:00:00+00:00</updated><id>https://akakadir.art/baslangic9</id><content type="html" xml:base="https://akakadir.art/baslangic9.html"><![CDATA[<p>Tekrardan merhaba, bugün sana tarayıcı tarafında veri saklamanın üç yüzünü göstereceğim. Cookie, LocalStorage ve SessionStorage. Hepsi birbirine benziyor gibi görünür ama aslında arka planda oldukça farklı çalışırlar. Bir kullanıcı oturumunu hatırlamak, bir temayı kaydetmek ya da bir formun doldurulma durumunu saklamak istiyorsan bu üçlü karşına mutlaka çıkar. Fakat aynı zamanda güvenlik tarafında da en sık açıkların oluştuğu yer tam olarak burasıdır.</p> <p>Cookie’ler web’in en eski hafıza sistemidir. Sunucuyla birlikte çalışır, her istekle beraber tarayıcıdan sunucuya gönderilir. Bu sayede oturum yönetimi yapılır. Örneğin bir siteye giriş yaptığında “oturum=aktif” gibi bir cookie atanır. Sayfayı yenilediğinde bu cookie header’a eklenir ve sunucu senin kim olduğunu anlar. Fakat işte burada en büyük risk devreye girer: XSS. Yani biri sitede bir JavaScript açığı bulursa, bu cookie’yi çalıp kendi sistemine gönderebilir. Özellikle cookie’de <code class="language-plaintext highlighter-rouge">HttpOnly</code> ve <code class="language-plaintext highlighter-rouge">Secure</code> bayrakları kullanılmamışsa bu risk çok daha büyüktür.</p> <p>LocalStorage ve SessionStorage biraz daha modern yaklaşımlardır. Bunlar tamamen tarayıcı tarafında, yani senin bilgisayarında tutulur. Sunucuya otomatik gönderilmezler. LocalStorage, veriyi kalıcı tutar. Tarayıcıyı kapatsan bile veri orada kalır. Kullanıcı teması, dil tercihi, en son açık sekme gibi şeyleri saklamak için idealdir. SessionStorage ise tarayıcı sekmesi kapandığında silinir. Yani geçici veriler içindir. Örneğin bir formun doldurulma durumu ya da tek oturumluk bir işlemin ara adımı gibi.</p> <p>Peki bunların kapasite farkı ne? Cookie’ler genellikle 4KB ile sınırlıdır. LocalStorage ve SessionStorage ise tarayıcıya göre değişmekle birlikte genellikle 5MB civarındadır. Yani büyük veri saklamak için cookie doğru tercih değildir. Ama büyük veri saklamak her zaman iyi bir fikir de değildir çünkü tarayıcıda tuttuğun her şey potansiyel bir saldırı yüzeyi anlamına gelir.</p> <p>“Tarayıcıda veri tutmak neden risklidir?” sorusuna gelirsek: Çünkü kullanıcı tarafı senin kontrolünde değildir. Cookie, LocalStorage ya da SessionStorage fark etmez; hepsi manipüle edilebilir. Bir saldırgan tarayıcı konsolunu açıp <code class="language-plaintext highlighter-rouge">localStorage.setItem('rol', 'admin')</code> diyebilir. Eğer backend bu veriye güveniyorsa, sistem bir anda saldırganın eline geçer. Ayrıca XSS açığı varsa saldırgan tarayıcıdaki tüm LocalStorage verilerini okuyup kendi sunucusuna gönderebilir. Bu yüzden hiçbir zaman hassas bilgiyi (şifre, token, kimlik bilgisi) bu alanlarda saklama. Onun yerine bu tür veriler backend’de tutulmalı, frontend sadece bir referans veya oturum kimliği taşımalı.</p> <p>Basit bir örnek düşünelim. Diyelim ki bir kullanıcı giriş yaptı ve “karanlık tema” seçeneğini aktif etti. Bu bilgiyi LocalStorage’a kaydedebilirsin. Tarayıcı yeniden açıldığında tema tercihi kalıcı olur. Ama bu sadece bir görünüm tercihidir, kritik bir veri değildir. Fakat bir “kullanıcı_token” bilgisini LocalStorage’a yazarsan, XSS açığı olan bir site bu token’ı alıp hesabına erişebilir. Aynı durum cookie için de geçerli. Aradaki fark, cookie’nin sunucuya otomatik gitmesi, LocalStorage’ın ise sadece JavaScript erişimiyle kullanılabilmesidir. Ama unutma, JavaScript erişimi XSS ile zaten ele geçirilebilir.</p> <p>Sonuç olarak tarayıcıda veri tutmak pratik görünse de risklidir. Cookie, LocalStorage ve SessionStorage arasında temel fark kullanım amacıdır: Cookie daha çok sunucu-istemci arasında, LocalStorage kalıcı kullanıcı verileri için, SessionStorage ise geçici durumlar için kullanılır. Güvenlik açısından her zaman en az yetkili sistemi kullan, hassas verileri tarayıcıda değil, sunucuda sakla. Çünkü tarayıcı, her zaman kullanıcının elindedir, senin değil.</p> <p>Bu yazımda yararlı olduğu kadar tehlikeli olabilen Cookieler ve ileri muadillerinden bahsettim. Neyi nasıl depolayacağın en azından kendi projelerinde senin elinde olabilir ama kullanıcıya ait veriyi tarayıcıya emanet ettiğin anda kontrolü kaybedersin. Unutma ki gerçek güvenlik, hiçbir zaman kullanıcı tarafına tam güvenmemekten geçer.</p> <p>Başka bir yazıda görüşmek üzere…</p> <p>Kendine iyi bak, iyi şanslar.</p>]]></content><author><name>akakadir</name><email>kaddir@tuta.io</email></author><category term="yazılım"/><category term="genel"/><category term="anlatım"/><category term="araçlar"/><summary type="html"><![CDATA[Tekrardan merhaba, bugün sana tarayıcı tarafında veri saklamanın üç yüzünü göstereceğim. Cookie, LocalStorage ve SessionStorage. Hepsi birbirine benziyor gibi görünür ama aslında arka planda oldukça farklı çalışırlar. Bir kullanıcı oturumunu hatırlamak, bir temayı kaydetmek ya da bir formun doldurulma durumunu saklamak istiyorsan bu üçlü karşına mutlaka çıkar. Fakat aynı zamanda güvenlik tarafında da en sık açıkların oluştuğu yer tam olarak burasıdır.]]></summary></entry><entry><title type="html">detaylıca: FFmpeg rehberi</title><link href="https://akakadir.art/giris8.html" rel="alternate" type="text/html" title="detaylıca: FFmpeg rehberi"/><published>2025-07-12T00:00:00+00:00</published><updated>2025-07-12T00:00:00+00:00</updated><id>https://akakadir.art/giris8</id><content type="html" xml:base="https://akakadir.art/giris8.html"><![CDATA[<p>Hoşgeldin, bugün sana multimedya dünyasının isviçre çakısı lakabı ile bilinen FFmpeg’den bahsedeceğim. Bu küçük ama güçlü araç, video ve ses dosyalarıyla yapamayacağın neredeyse hiçbir şey bırakmıyor.</p> <p>FFmpeg, herhangi bir video formatını başka bir video formatına kodeklerini de değiştirerek çevirebilen açık kaynak kodlu ücretsiz bir yazılımdır. FFmpeg, neredeyse tüm <a href="https://www.ffmpeg.org/ffmpeg-codecs.html">ses/görüntü kodeklerini</a>(h264, h265, vp8, vp9, aac, opus, etc.), <a href="https://www.ffmpeg.org/ffmpeg-formats.html">dosya formatlarını</a>(mp4, flv, mkv, ts, webm, mp3 etc.) hatta tüm <a href="https://www.ffmpeg.org/ffmpeg-protocols.html">streaming protokollerini</a>(http, rtmp, rtsp, hls, etc.) destekler.</p> <p>Yukarıda FFmpeg‘in bir yazılım olduğundan bahsettim, aslında FFmpeg aynı zamanda bir kütüphanedir. Yani şunu demek istiyorum. FFmpeg’i kendi başına bir yazılım olarak kullanabileceğin gibi FFmpeg’i kendi projenin içine ekleyebilir ve geliştirdiğin medya projesinde kütüphane olarak da kullanabilirsin.</p> <p>Hatta öyle ki, hemen hemen hepimizin duyduğu, kullandığı(VLC, YouTube, MPlayer, etc.) <a href="https://trac.ffmpeg.org/wiki/Projects">projeler</a> bir şekilde FFmpeg’i kullanıyor.</p> <p>Beraber kuruluma başlayalım. Öncelikle <a href="https://www.gyan.dev/ffmpeg/builds/ffmpeg-git-essentials.7z">buradan</a> Windows Essentinal build’ini indir, ardından indirilen .zip dosyasını çıkart(örneğin <code class="language-plaintext highlighter-rouge">C:\ffmpeg</code> klasörüne). Bundan sonrası biraz farklı ilerleyecek. FFmpeg’in cmd üzerinde çalışabilmesi için sistem PATH’ine(yoluna) eklenmesi gerekiyor.</p> <p>Denetim Masası &gt; Sistem &gt; Gelişmiş sistem ayarları &gt; Ortam Değişkenleri… yolunu izle. Bu pencerede karşına düzenli/düzensiz karışık bir sayfa çıkacak(bkz: <a href="https://files.catbox.moe/p7qrau.PNG">pencere1</a>). İki farklı başlık var gördüğün gibi. Kullanıcı tabanlı değişkenler ve Sistem değişkenleri. Sistem değişkenleri kısmına gel ve <code class="language-plaintext highlighter-rouge">Path</code> adlı değişkeni seçip altındaki düzenle butonunu kullan(bkz: <a href="https://files.catbox.moe/624bx0.PNG">pencere2</a>). Karşında Ortam değişkenini düzenle adında bir pencere açılacak. Yeni seçeneği ile ilerle(bkz: <a href="https://files.catbox.moe/s90pkn.PNG">pencere3</a>). Ardından karşına senin için açılmış bir textbox çıkacak. bu kutucuğa FFmpeg’i çıkarttığın konumun tam yolu yazılmalı. Eğer doğrudan masaüstüne atmış isen muhtemel yol şu olur: C:\Users[kullaniciAdin]\Desktop\ffmpeg. Dosya yolunu ekledikten sonra tamam seçeneği ile ilerle(bkz: <a href="https://files.catbox.moe/2pn1x8.png">pencere4</a>).</p> <p>Her şey yolunda gitmişse cmd üzerinden <code class="language-plaintext highlighter-rouge">ffmpeg -version</code> yazdığında ekteki sonucu alacaksın(bkz: <a href="https://files.catbox.moe/7zgw12.PNG">cmd-ek</a>).</p> <p>Artık temel kullanıma geçebiliriz. Örnek bir <code class="language-plaintext highlighter-rouge">input.m4a</code> dosyasını <code class="language-plaintext highlighter-rouge">.mp3</code> formatına çevirmek istediğin bir senaryo düşünürsek, aynı klasöre <code class="language-plaintext highlighter-rouge">.bat</code> uzantılı bir dosya oluşturmalı, aşağıdaki kodu ekleyip, çalıştırmalısın.</p> <div class="language-bash highlighter-rouge"><div class="highlight"><pre class="highlight"><code><span class="c"># m4a'dan mp3'e</span>
ffmpeg <span class="nt">-i</span> input.m4a output.mp3
</code></pre></div></div> <p>Farklı bir senaryoda, tamamen .m4a dosyalarından oluşan bir klasörün olduğunu varsayalım. Altta vereceğim kodu, yine bir <code class="language-plaintext highlighter-rouge">.bat</code> dosyasına gömüp aynı klasörde çalıştırırsan, .m4a formatlı ne kadar dosya varsa hepsini .mp3’e çevirir. Her çeviriden sonra çevrilen .m4a dosyasını siler.</p> <div class="language-bash highlighter-rouge"><div class="highlight"><pre class="highlight"><code>@echo off
<span class="nb">echo </span>tum .m4a dosyalari .mp3 formatina convert ediliyor...
<span class="nb">echo</span> <span class="nt">----------------------------</span>

<span class="k">for</span> %%a <span class="k">in</span> <span class="o">(</span><span class="s2">"*.m4a"</span><span class="o">)</span> <span class="k">do</span> <span class="o">(</span>
    ffmpeg <span class="nt">-i</span> <span class="s2">"%%a"</span> <span class="nt">-codec</span>:a libmp3lame <span class="nt">-qscale</span>:a 2 <span class="s2">"%%~na.mp3"</span>
    del <span class="s2">"%%a"</span>
<span class="o">)</span>

<span class="nb">echo</span> <span class="nt">----------------------------</span>
<span class="nb">echo </span>tamamlandi.
pause
</code></pre></div></div> <p>Bu yazımda 2000’den beri geliştirilen, binlerce geliştirici tarafından sürekli güncellenen, Netflix’ten YouTube’a kadar sayısız platformun altyapısında kullanılan FFmpeg’den bahsettim. Öğrenmesi biraz zaman alsa da, multimedya ile uğraşan herkesin mutlaka bilmesi gereken bir araç. Komut satırından korkma, bir süre sonra GUI programlarından çok daha hızlı ve esnek olduğunu göreceksin.</p> <p>Başka bir yazıda görüşmek üzere…</p> <p>Kendine iyi bak, iyi şanslar.</p>]]></content><author><name>akakadir</name><email>kaddir@tuta.io</email></author><category term="yazılım"/><category term="genel"/><category term="programlar"/><category term="araçlar"/><summary type="html"><![CDATA[Hoşgeldin, bugün sana multimedya dünyasının isviçre çakısı lakabı ile bilinen FFmpeg’den bahsedeceğim. Bu küçük ama güçlü araç, video ve ses dosyalarıyla yapamayacağın neredeyse hiçbir şey bırakmıyor.]]></summary></entry></feed>