dolabımdaki ceset
İnsan bazı şeyleri atlatıyor ya da atlattığını sanıyor.
Günler geçiyor.
Başka insanlar geliyor.
Başka masalarda başka şeyler konuşuluyor.
Hayat, üzerine düşeni yapıyormuş gibi ilerliyor.
Bir noktadan sonra sen de ona uyuyorsun.
“Geçti.”
Güzel kelime.
Kullanışlı da.
Çünkü bazı şeylerin gerçekten geçip geçmediğini anlamak için durup bakmak gerekiyor. İnsan da çoğu zaman durmamayı tercih ediyor.
Belki iyileşmekle iyi görünmek arasındaki fark tam olarak burada başlıyor.
Psikolojide bunun etrafında dolaşan birkaç kavram var.
Belirsiz kayıp.
Ruminasyon.
Bitmemişlik hissi.
İnsan içinde yaşadığı şeyi bir terimin içine koyunca biraz daha katlanılabilir oluyor.
En azından artık ne yaşadığını bilmediğin için kendine kızmıyorsun.
Bir adı var.
Bir açıklaması var.
Ama isim koymak, onu çözmüyor.
Sadece neye baktığını biraz daha iyi görmeni sağlıyor.
Belirsiz kayıp mesela.
Bir şeyin fiziksel olarak hayatından çıkması, zihninden de çıktığı anlamına gelmeyebiliyor.
Bazı insanlar gidiyor.
Bazı ihtimaller gidiyor.
Bazı ihtimaller ise gitmiyor.
Sadece sessizleşiyor.
Ve insan bazen sessizliği bitmişlik sanıyor.
Sonra ruminasyon başlıyor.
Aynı şeyi tekrar tekrar düşünmek.
Ama ilginç olan şu:
İnsan çoğu zaman cevabı bulmak için düşünmüyor.
Cevabı değiştirmek için düşünüyor.
“Başka türlü davransaydım?”
“Şunu yapmasaydım?”
“Bunu söyleseydim?”
“Acaba hâlâ?”
“Acaba hiç?”
Ve en sevdiğim soru:
“Ya?”
İki harf.
İnsanın birkaç yılını gayet rahat yiyebiliyor.
Üstelik ruminasyon çözüm üretmek zorunda da değil.
Bazen sadece aynı odada dolaşıp duruyor.
Bir kapıya geliyor.
Açıyor.
İçeri bakıyor.
Kapatıyor.
Beş dakika sonra aynı kapıya tekrar geliyor.
Bir noktadan sonra bunun düşünmek değil, düşünüyormuş gibi yapmak olduğunu fark ediyorsun.
Bir de işin içinde suçluluk varsa işler daha da çirkinleşiyor.
Çünkü insan yaptığı şeyden pişman olduğunda her zaman geri dönmek istemiyor.
Bazen sadece geçmişteki kendisine dönüp:
“Bunu neden yaptın?”
demek istiyor.
Fakat cevap gelmiyor.
Çünkü o insan o kararı verdiği anda elindeki korkularıyla, sevgisiyle ve beceriksizliğiyle hareket etmiş oluyor.
Bugünkü sen sonuçları yaşamışken,
O zamanki sen yalnızca o anın içindeydi.
Biraz haksız bir mahkeme.
Sanık sensin.
Hâkim de sensin.
Savcı da.
Karar zaten verilmiş.
Sadece duruşma uzuyor.
Bazı şeylerin en zor tarafı, yanlış olduğunu bilerek özlemek.
İnsan bir şeyi özlediğinde onun kendisiyle tekrar birlikte olmak istediğini sanıyor.
Oysa bazen özlediğin şey:
Bir dönem.
Bir ihtimal.
Bir ihtimalin içinde olduğun hâlin.
Belki de hiçbir zaman gerçekleşmemiş bir hayatın ihtimali.
Ve insan gerçekleşmemiş şeylerin yasını tutarken biraz tuhaf hissediyor.
Onu özleyebilirsin.
Onunla olmayı istemeyebilirsin.
Onu hâlâ önemseyebilirsin.
Hayatına tekrar girmemen gerektiğini düşünebilirsin.
Ve bütün bunlar aynı anda doğru olabilir.
Sonra bir gün, hiç beklemediğin bir anda, geçmişin sana kendini hatırlatıyor.
Bazen bir kelimeyle.
Bazen bir sesle.
Bazen hiçbir sebep yokken.
Ve o an insanın ilk tepkisi genellikle şu oluyor:
“Ben bunu çoktan geçmiştim.”
Belki de geçmemiştin.
Belki sadece uzun süre bakmamıştın.
Bu ikisi aynı şey değil.
Çünkü bazı yaralar iyileştiği için sessizleşmiyor.
Üzerine hayat geldiği için sessizleşiyor.
Sen de hayatına devam ediyorsun.
Ta ki bir gün, hiç beklemediğin bir anda, o eski yerin hâlâ orada olduğunu fark edene kadar.
İnsan bazen bir başkasının hâlâ kendisini hatırlayıp hatırlamadığını merak ediyor.
Bunu kabul etmek kolay değil.
Çünkü bunun içinde sevgi kadar gurur da var.
Özlem kadar merak da.
Pişmanlık kadar kendini affettirme isteği de.
“Beni unutmuş mudur?”
sorusu her zaman
“Geri dönmek istiyorum.”
demek değil.
Bazen yalnızca şunu bilmek istiyorsun:
Bir zamanlar birinin hayatında gerçekten var mıydım?
Çünkü insan kendi geçmişindeki yerini bile sorgulamaya başlayabiliyor.
Ve cevap gelmeyince, zihni kendisi üretmeye başlıyor.
İşte burada işler karışıyor.
Çünkü insanın zihni belirsizliği hiç sevmez.
Bir boşluk görürse doldurur.
Bir bakışa anlam verir.
Bir tesadüfü işaret,
Bir ihtimali gerçek sanar.
Sonra kendi kurduğu hikâyeye inanıp onun üzerinden başka hikâyeler kurar.
Bir süre sonra neyin gerçekten yaşandığını, neyin yalnızca kafanda yaşandığını ayırmak zorlaşıyor.
İnsan bazen gerçeği değil, gerçeğin kendisine iyi gelen hâlini hatırlıyor.
Belki de büyümek biraz da bunu kabul etmektir.
Her hikâyenin sonu,
Her yanlışın telafisi olmayabilir.
Her özlemin geri dönmesi gerekmez.
Ve bazı insanları hâlâ önemseyip hayatına geri almamak mümkündür.
Bu çelişki değil.
İnsan dediğin zaten biraz çelişki.
Aynı anda hem özleyip hem uzak durabilir.
Hem pişman olup hem kararının doğru olduğuna inanabilir.
Hem bir şeyi geride bırakıp hem de arada sırada arkasına bakabilir.
Bunun adı tutarsızlık değil.
Belki sadece insan olmak.
Sonra bir yerde, bütün bu düşüncelerin arasında çok sade bir şey kalıyor:
Bilmiyorum.
Ne hissettiğini tamamen bilmiyorsun.
Karşı tarafın ne hissettiğini bilmiyorsun.
Geçmişin başka türlü yaşanıp yaşanamayacağını bilmiyorsun.
Bazı şeylerin gerçekten bitip bitmediğini bile bilmiyorsun.
Ve belki ilk defa bunu çözmeye çalışmadan da yaşayabiliyorsun.
Çünkü bazen kurtulmak, bütün soruların cevaplanması değil,
Artık cevap aramayı bırakmak olabilir.
Bazı kapıların arkasında ne olduğunu bilmeden yürümek.
Bazı isimleri anmadan hatırlamak.
Çünkü bazı insanlar hayatımızdan gerçekten çıkıyor.
Ama hikâyeleri çıkmıyor.
Bir süre.
Sonra bir gün fark ediyorsun:
Hikâye hâlâ orada.
Ama artık sen onun içinde yaşamıyorsun.
Belki iyileşmek dediğimiz şey de budur.
Değil mi?